Search

eser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ziya Paşa (1825-1880) Ayrıntılı Hayatı ve Eserleri

4 Ocak 2014 Cumartesi

Ziya Paşa (1825-1880)

1825′te İstanbul’da doğdu. Beyazıt Lisesi’ni bitirdi. Özel derslerle Arapça ve Farsça öğrendi. Bir süre Sadaret Mektub-i Kalemi’nde çalıştı. 1855′te Mustafa Reşit Paşa aracılığıyla sarayda Mabeyin Kâtipliği’ne atandı. Bu sırada Fransızca öğrendi. Ali Paşa sadrazam olunca saraydan uzaklaştırıldı. 1867′de Namık Kemal ile birlikte Londra’ya kaçtı. Birlikte Yeni Osmanlılar’ın yayın organı olan Hürriyet gazetesini yayınladılar. 1871′de İstanbul’a döndü. 1877′de vezir rütbesiyle önce Suriye Valiliği’ne ardından Adana Valiliği’ne atandı. 17 Mayıs 1880′de Adana’da yaşamını yitirdi.

Edebî Yaşamı

Ziya Paşa, Namık Kemal ve Şinasi’yle birlikte, Tanzimat’la başlayan “Batılılaşma” hareketinin etkisinde gelişen Batılılaşma Dönemi Türk edebiyatının ilk aşamasını oluşturan üç yazardan biridir. Ziya Paşa Türk edebiyatının kendi geleneğine sahip çıkmasını istemiş, şiir ve yazı dilinin halkın dili olması gerektiğini savunmuştur. Fransız İhtilali’nin getirdiği düşüncelerden etkilenmiş ve şiirlerinde Divan şiir biçimleriyle hak, adalet, uygarlık, hürriyet gibi temaları işlemiştir.
Ziya Paşa, yenilikçi düşüncelere sahip olsa da Divan şiir geleneğinden kopamaz ve şiirlerinde aruz ölçüsüyle ve ağır bir dille yazar. Ziya Paşa “Terci-i Bend” ve “Terkib-i Bend” isimli iki şiirinde ise insanın yazgısı ve gerçeği kavramanın olanaksızlığı, Tanrı’nın mutlak egemenliği gibi metafizik konular üzerinde durdu. Şiirlerindeki öğretici bir hava vardır. Sanatçı her ne kadar Yeni edebiyatı benimsese de dönem dönem ikiliklere düşer. Bu durumu iki eserinde görmek mümkündür. Birincisi Hürriyet gazetesinde çıkan “Şiir ve İnşa” makalesidir. Bu makalede yazar, Divan şiirini ağır bir dille eleştirirken Halk şiirinin bizim gerçek şiirimiz olduğunu savunur.
Sanatçı, bu görüşlerinin tam tersini daha sonraları Türk, Arap ve İran şairlerinden seçtiği şiirlerden oluşan “Harabat” antolojisinin ön sözünde savunur. Divan şiirine övgüler düzer. Ziya Paşa’nın yaşadığı bu çelişkiye Namık Kemal tepki gösterecek ve “Tahrib-i Harabat” ve “Takip” adlı eleştirileri kaleme alacaktır.
Özdeyiş haline gelmiş dizeleri vardır.
“Bi-baht olanın bağına bi katresi düşmez
Baran yerine dürri güher yağsa semadan”

“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir
Tekdirle uslanmayanın hakkı kötektir”

Kısaca özetleyecek olursak;

  • Düşünceleriyle yenilikçi, yapıtları ve yaşantısıyla eskiye bağlı bir sanatçı olan Ziya Paşa’daki tezat ve ikilik hem yaşantısına hem de yapıtlarına yansımıştır.
  • Hem biçim hem de hayalleri ve duyuş tarzı bakımından divan şiirine bağlıdır.
  • Divan şiiri nazım biçimlerini kullanan sanatçının lirik sayılabilecek gazelleri vardır.
  • Sade bir dili savunmuş, beğenmiş; ancak Arapça, Farsça tamlamalarla yüklü bir dil kullanmıştır.
  • Hece ölçüsüyle yazdığı birkaç türküsü dışında bütün şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır.
  • Tanzimat Edebiyatının bütün özelliklerini taşır. Tanzimat Edebiyatını oluşturan dört önemli etki (divan şiiri, mahallileşme etkisi, Batı etkisi, âşık tarzı) onun şiirlerinde ve düz yazılarında görülür.
  • Türk edebiyatında terciibent ve terkibibent türlerinin en önemli şairlerindendir.

Eserleri:


  • Hiciv: Zafername
  • Düzyazı: Rüya
  • Mektup: Veraset Mektupları
  • Şiir: Eş’ar-ı Ziya
  • Makale: Şiir ve İnşa
  • Anı: Defter-i Amal
  • Tercümeleri: Viardot’tan Endülüs Tarihî‘ni, Cheruel ile Lavallee’den Engizisyon Tarihî‘ni, J.J. Rousseau’dan Emil‘i, Moliere’den Tartuffe‘ü tercüme etmiştir.

Ziya Paşa Eser Özetleri

Şiir ve İnşa: Bu makalesinde divan şiirini Türk şiiri kabul etmez. Halk şiirini Türk şiiri olarak görür. Divan şiirini kişiliksiz, melez bir edebiyat olmakla suçlar.
Harabat: Üç ciltten oluşan bir antolojidir. Türkçe, Farsça, Arapça şiirlerden oluşan divan şiiri antolojisidir. Edebiyatımızdaki ilk edebiyat tarihi taslağı sayılır. Bu antolojisinin ön sözünde ise Şiir ve İnşa makalesindeki görüşlerinin aksini savunmuştur. Divan şiirini savunur, halk şairlerinin şiirlerini aşağılar, alaya alır. Halk şairlerinin şiirlerini eşek anırmasına benzetir. Bu çelişkilerden dolayı Namık Kemal “Tahrib-i Harabat” ve “Takip” adlı yapıtlarında Ziya Paşa’yı sert bir şekilde eleştirir.
Zafernâme: Tanzimat Döneminin en başarılı hiciv eseridir. Girit Savaş’ında donanmaya büyük yenilgi yaşatan Sadrazam Ali Paşa’yı över gibi görünerek hicveder. Nazım-nesir karışık bir eserdir. Üç bölümden oluşur: kaside, tahmis, şerh.
Defter-i Amal: Çocukluk anıları yer alır. Batılı anlamda Türk edebiyatında ilk anı örneğidir. J.J. Rouseau’nun “İtiraflar” adlı eserinden esinlenerek yazmıştır.
Rüya: Siyasi eleştiri niteliği taşıyan, düz yazı türündeki eseridir. Türk edebiyatında ilk röportaj sayılabilecek eser, karşılıklı konuşma tarzında yazılmıştır.
Eş’ar-ı Ziya: Ölümünden sonra kitap haline getirilen şiirleri yer alır.
Külliyat-ı Ziya Paşa: Ölümünden sonra kitap haline getirilen şiirleri yer alır.
Terkib-i Bent: Toplumsal çarpıklıkları eleştirir. Bağdatlı Ruhi’nin terkibibendine bir naziredir.
Terci-i Bent: Felsefi ve dini konuları işlemiştir. İnsanın faniliğini (geçiciliğini) kavrayıp gerçek varlığı (Allah’ı) aradığı bir şiirdir.
Emile: J.J. Rouseau’dan çeviridir.
Veraset Mektupları: Siyasi eleştiridir.
Engizisyon Tarihi: Cheruel ile Lavallee’den çeviri bir eserdir.
Endülüs Tarihi: Viardot’tan çeviri bir eserdir.

Eserleri


  • Zafername (1868, düzyazı şiir)
  • Rüya (ölümünden sonra, 1910)
  • Veraset Mektupları (ölümünden sonra 1910)
  • Eş'ar-ı Ziyâ (ölümünden sonra şiir, 1880)
  • Şiir ve İnşa Makalesi
  • Defteri Amal (anı niteliğinde)
  • Terkibi-i bent
  • Harabat

Tercümeleri


  • Viardot’tan, Endülüs Târihi'ni,
  • Cheruel ile Lavallee’den, Engizisyon Târihi'ni,
  • J.J. Rousseau’dan Emil’i,
  • Moliere’den Tartuffe’ü tercüme etmiştir

Bentlerle kurulan uzun bir nazım biçimidir. Yaşamdan, talihten şikayet; felsefi düşünceler, dini, tasavvufi konular ve toplumsal yergilerin işlendiği şiirlerdir. En az üç en fazla on bentten oluşur. Her bent genellikle 6 ila 10 beyitten oluşur. Bentlerin kafiye düzeni gazele benzer. Her bendin (terkib-hane, kıta) sonunda vasıta beyti denen bir beyit vardır. Her bendin sonunda farklı vasıta beyitleri kullanılır. Bunlar bentlerden ayrı olarak kendi aralarında uyaklanır. Bentlerin kafiyelenişi gazeldeki gibidir. aa xa xa xa xa xa bb cc xc xc xc xc xc dd . (aa aa aa aa aa aa bb cc cc cc cc cc cc dd) Edebiyatımızda Bağdatlı Ruhi ve Ziya Paşa bu türün iki önemli şairidir. ikisi de toplumsal konularda yazmıştır.
Terkib-i Bent Özellikleri
1. Terkib-i bend, bentlerden oluşmuş bir nazım şeklidir.
2. Her bent 6 ile 10 arasında beyitten oluşur.
3. Bentlerin sayısı 3 ile 12 arasındadır.
4. Bentlerin kafiye düzeni gazeldeki gibidir.
5. Her bentin sonunda "vasıta beyti" adı verilen bir beyit bulunur. Vasıta beyti her hanenin sonunda değişir. Eğer değişmiyorsa terci-i bend olur.
I. Bend: aa ba ca da ea . vv
II. Bend: bb cb db eb fb . yy
6. Hemen her türlü konunun ele alınabildiği terkibi bend edebiyatımızda çok kullanılmıştır.
7. Özellikle naat, mehdiye, hicviye vb. nazım türleri, sosyal konular, din, tasavvuf ve felsefe konuları, terkib-i bend nazım şekli ile rahatlıkla anlatılmıştır. Ancak terkib-i bendin başlıca konusu mersiyedir. (Bâkî'nin Kanunî Mersiyesi, Şeyh Gâlib'in Esrâr Dede Mersiyesi)
7. Aruzla yazılır.
8. En önemli terkib-i bend üstadı Bağdatlı Ruhi'dir. Tanzimat şairi Ziya Paşa da önemli bir isimdir

Ziya Paşa'nın Terkib-i Bend'inden Unutulmaz Beyitler

Tanzimat edebiyatının büyük şairlerinden Ziya Paşa (1825–1880) birer özdeyiş hâline gelmiş beyitleriyle meşhurdur. Ayrıca halkımızın ortak edebî ürünü olan bazı atasözlerini kendisine has üslûbuyla şiirlerinde işlemiş ve unutulmaz beyitler oluşturmuştur.
Ziya Paşanın şiirlerinde lirizm yoktur. Aşk, ölüm, ayrılık, sevgilinin güzelliği gibi temalardan uzak kalmıştır. O daha çok eskilerin “hikemî” dedikleri felsefî, dinî, metafizik meseleler üzerinde durmuştur. Ayrıca halkın bazı meselelerini ve ahlakî kusurları ele alarak okuyucuya öğütler vermeye, halkı bilgilendirip eğitmeye çalışmıştır.
Ziya Paşa amacına ulaşmıştır. Lise mezunu herkes Ziya Paşanın bir veya birkaç beytini kısmen de olsa bilir veya birisi okuduğu zaman o beyitleri hatırlar. Baba ile oğul, ağabey ile kardeş, usta ile çırak, öğretmen ile öğrenci ilişkilerinde sıkça görülen öğüt – azarlama – dayak üçlemesini harikulâde biçimde ifade eden; öğretmenlerin çoğunun bildiği, yeri geldikçe öğrencilerine okuduğu şu beyti işitmeyen yoktur sanırım:
Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir
 (Nasihat ile uslanmayanı tekdir etmeli -azarlamalı- , tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir -dayaktır-)

İç bade güzel sev var ise akl u şu’ûrun
Dünya var imiş ya ki yoğ olmuş ne umûrun
 (Aklın ve bilincin varsa şarap iç, güzel sev; dünya varmış, yokmuş umurunda olmasın.)

Cânan gide rindân dağıla mey ola rîzan
Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde
 (Sevgili gitse, rintler -âşıklar- dağılsa, şarap dökülse… Böyle gecenin sabahından ne hayır umulur?)

Bu beyitler Ziya Paşanın 12 bentten oluşan Terkib-i Bent şiirine aittir. Bu şiirin 10. bendinde 10, diğer bentlerinde 11’er beyit vardır. Yani Terkib-i bent 131 beyitten oluşan uzun bir şiirdir. Bu uzun şiirin 4, 5, 9. ve 10. bentleri daha çok sevilmiştir. Yazımın başında söz ettiğim, özdeyiş hâline gelen beyitler bu bentlerdedir.
Ziya Paşa karamsar bir insandır. Talihten şikâyet; bahtsızların, mazlumların asla mutlu olamayacağı, dünyanın çile çekme yeri oluşu gibi fikirleri birçok beyitte işler:

Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan
 (Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olanın bahçesine bir damlası bile düşmez.)

Fakat Ziya Paşaya hak vermemek elde değil. Karamsar insanların dillerine pelesenk ettikleri şu beyitler de Ziya Paşaya aittir:

Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-i fenâdan
Başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan
 (Faniliğin kan dolu çeşmesinden bir yudum içen, bir daha başını belâ yağmurlarından kurtaramaz.)

Yani yaşadığımız şu fani dünya kötülüklerle doludur. Bu dünyaya gelip de bir yudum su içerek dünya nimetlerinden faydalanan bir insan bir daha başını sıkıntı ve dertlerden kurtaramaz.
Ziya Paşa aynı karamsarlıkla, aynı düşünceyi, farklı kelimelerle tekrar ifade ediyor:

Asude olam dersen eğer gelme bu cihâna
Meydâna düşen kurtulamaz seng-i kazâdan
 (Eğer mutlu ve sakin olmak istersen bu dünyaya hiç gelme; çünkü şu hayat meydanına bir defa düşen kaza taşlarından -ızdırap verici dertlerden- kurtulamaz.)

Ziya Paşa, dünyanın fani oluşunu 5. bentte iki mükemmel beyitle ifade ediyor:

Dehrin ne safâ var acaba sîm ü zerinde
İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde
 (Dünyanın altınında ve gümüşünde ne mutluluk olabilir ki? İnsanlar ahiret yolculuğuna çıkarken bunların hepsini geride bırakır.)

Bu beytin devamı olan beyit daha da meşhurdur ve bir atasözü gibi edebiyatseverler tarafından ezbere okunur:

Seyretti havâ üzre denir taht-ı Süleyman
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde
İslâm mitolojisine göre Hazret-i Süleyman’a peygamberlik gibi yüce bir sıfattan başka çok büyük bir servet de bahşedilmişti. Öyle ki gelmiş geçmiş insanların en zengini oydu. Bunlardan başka Allah’ın bir lûtfu olarak kurda, kuşa, ateşe ve suya hükmedecek güçleri vardı. Bu kudret ve ihtişamın timsali olarak gökyüzünde uçabilen bir tahta sahipti. Ziya Paşa bu beyitte: “Süleyman’ın tahtı hava üzerinde uçuyordu derler, dünyanın geçiciliğine bak ki o muazzam saltanatın bile yerinde şimdi yeller esiyor.” demektedir. Bu konuda halkımızın bir deyişi vardır: Dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış… Bu sözde ve Ziya Paşanın beytindeki Süleyman, Kanunî Sultan Süleyman değil, Peygamber Süleyman’dır.
Ziya Paşa maceralı bir hayat yaşamıştır. Sarayda görev yapmış; sadrazamlarla, padişahlarla sohbet etmiş; hükümetler değiştikçe gözden düşmüş, Yeni Osmanlılar Cemiyetine katılarak yurt dışına kaçmak zorunda kalmış, yurt dışında gazete çıkarıp hükümetin aleyhinde yazılar yazmış, hükümet değişince İstanbul’a gelip yüksek mevkilerde görevler üstlenmiştir. Sadrazam Ali Paşayı hicvettiği Zafernâme isimli mesnevisi de o dönemde meşhur bir eserdi. Terkib-i Bentte beceriksiz devlet adamlarını, âlimleri eleştiren harika beyitler vardır.

Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde
 (Birçok acemi müneccim gökte yıldız ararken gaflete dalarak yollarındaki kuyuyu görmezler.)

Takdir edersiniz ki Ziya Paşa bu beyitte astronomi ile uğraşan bilim adamlarını eleştirmiyor. Şairin asıl anlatmak istediği, bazı insanların kendilerinden beklenen işlerle uğraşmayıp gerçekleşmesi imkânsız ham hayallerin peşinde koşmaları ve gülünç duruma düşerek başlarına kötü işler açmalarıdır.
Şimdi sıra, dillere pelesenk olmuş sözlerden dediğim bir beyte geldi:

Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
 (Kişinin aynası işidir, lâfa bakılmaz; bir kişinin aklının seviyesi yaptığı işte görünür.)

Ne kadar doğru bir fikir değil mi? Güzel fikirler güzel biçimlerle ifade edilmelidir. İşte örneği… Ziya Paşa lâfla peynir gemisi yürütenleri, iş değil lâf üretenleri, boş teneke gibi çok ötenleri eleştirmeye devam ediyor:

Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde
 (Onlar ki dünyaya lâf ile nizam verirler. Onların evlerine gidip bakın, hanelerinde bin türlü ihmal ve düzensizlik görürsünüz.)

Bu beyitte çizilen insan tiplerinin ne kadar çok olduğunu hepimiz biliyoruz. Lâfa gelince mangalda kül bırakmayan, mahalle muhtarından Cumhurbaşkanına kadar herkesi eleştiren nice insan vardır ki çoluk çocuğuna söz geçiremez, evinde bir huzur ve düzen sağlayamaz.
Ziya Paşa karamsar bir kişiliğe sahiptir, dedik fakat vatanına sadıktır ve inançlı bir insandır. Beşinci bendi yine atasözlerinden yararlanarak, özdeyiş hâline dönüştürdüğü güzel bir beyitle bitirir:

İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrah
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah
 (İnsan hayatta tiksinti verici hilelerle, kötülüklerle karşılaşsa bile Allah’a ve vatanına sadakatten vazgeçmemelidir, Allah doğruların yardımcısıdır.
Yine aynı şiirin 8. bendinde aynı fikirleri şu beyitle dile getirir:

Allah’a tevekkül edenin yaveri Haktır
Nâşad gönül bir gün olur şâd olacaktır.
 (Allah’a inanıp kaderine sabırla razı olanların yardımcısı Allah’tır, mutsuz gönüller bir gün elbet mutlu olacaktır.)

Ziya Paşanın, atasözleri gibi unutulmayan beyitlerinden biri de “Huyu yumuşak kişilerin gazabından Allah’a sığın; yumuşak huylu atın çiftesi çok serttir.” anlamına gelen aşağıdaki beytidir.

Allah’a sığın şahs-ı halîmin gazabından
Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir.
Devletin kendisine verdiği yetkileri kişisel çıkarları için kullanan yöneticiler vardır. Çıkarları için halka zulmeden, hatta devletin parçalanmasına ve çökmesine göz yuman insanlar her devirde az veya çok mevcut olmuştur. Devletini ve halkını soyan bu insanlar öyle güçlü ve nüfuzludur ki onları halkın çoğunluğu şerefli, vatansever zanneder. Fakat Victor Hugo’nun Sefiller romanında anlattığı, bir parça ekmek çalan kişi zindanlarda sürünür, kürek mahkûmu olur. Ziya Paşa her devirde, her toplumda görülen bu acı sosyal gerçeği çerçevelenip duvara asılması gereken bir beyitle ifade etmiş:

Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz
Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir.
 (Milyonla çalanlar yüksek ve şerefli mevkilerde baş dik, alnı açık olarak bulunur; birkaç kuruş çalan hırsız ise kürek cezasına çarptırılır.)

Bu beyitte anlatılanların doğruluğu şu son yirmi yılda kaç defa kanıtlandı değil mi? Ziya Paşa uyanıp da günümüze dönse “Hiçbir şey değişmemiş; boşuna yazmışım.” diye hayıflanmaz mı?

Milletimiz ruh asaletine önem verir. İnsanları dış görünüşüyle değil karakteriyle değerlendirmeye çalışır. Sonradan görmeleri, dönekleri sevmez. Biçim yönünden başka milletleri taklit edenler, dış görünüşleriyle başkalarını etkilemeye çalışanlar edebiyatımızda sürekli eleştirilmiş ve onlarla alay edilmiştir. Çünkü herkes bilir ki kılık kıyafetle bilgin, komutan, bey, hanımefendi olunamaz. Asalet insanın içindedir. Bir atasözümüzün dediği gibi insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur. Ziya Paşa halkımızın bu konulardaki düşüncelerini özlü ve özgün bir ifadeyle şöyle anlatmış:

Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma
Zer-dûz palan vursan eşek yine eşektir
 (Kötü asıllı birine üniforma soyluluk mu verir; eşeğe altın işlemeli semer vursan yine eşektir. )

Terkib-i Bend’in 10. bendi sosyal içerikli beyitlerden oluşmaktadır. Bu bentlerde konu Batı taklitçiliği, kendi vatanını ve milletini küçük görüp yabancılara şikâyet etmek, hainleri ve hırsızları korumak gibi günümüzde de görülen sorunlardır. Ziya Paşa bazı ters uygulama ve anlayışların yeni çıktığını söylemektedir. Fakat bu olumsuzluklar günümüzde de devam etmektedir. Eski, kemikleşmiş, adeta kangren olmuş sorunlardır bunlar ve derhal neşterle kesilip atılmalıdır. Bu bendin ilk beyti şudur:

İkbâl için ahbabı siayet yeni çıktı
Bilmez idik evvel bu dirayet yeni çıktı
 (Yüksek mevkilere erişebilmek için dostlarını çekiştirmek yeni çıktı; önceden bilmezdik, bu türden hüner ve beceri yeni çıktı.)

Sirkat çoğalıp lâfz-ı sadâkat modalandı
Nâmus tamam oldu hamiyyet yeni çıktı
 (Hırsızlık çoğalıp sadakat sözü moda haline geldi, namusu bitirdik, hamiyet yeni çıktı)

Düşmanlara ahbâbını zemm oldu zerafet
Dildardan ağyâra şikâyet yeni çıktı
 (Düşmanlara dostları yermek bir incelik oldu; başkalarına gönül dostlarından şikayet yeni çıktı)

İş ve memuriyet hayatı olan herkes Ziya Paşa’nın ne kadar haklı olduğunu çok iyi bilir. Özellikle yükselme hırsıyla yanıp tutuşan bazı insanlar çok çalışıp yeteneklerini göstermek yerine koltuğuna göz diktiği amirlerini, çalışma arkadaşlarını kötülemeye çalışır. Daha sonra koltuk kapma uğruna yağcılık, yardakçılık, kayırma, karalama, itham ve ihanet başlar.

Sâdıkları tahkir ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı
 (Allah’a ve vatanına sadık olanları aşağılamak ve onları reddetmek kural hâline geldi, hırsızlara ikramda bulunmak ve yardım etmek yeni çıktı.)

Hak söyleyen evvel dahi menfur idi gerçi
Hainlere amma ki riayet yeni çıktı
 (Gerçi eskiden de doğruyu söyleyenlerden nefret edilirdi ama hainlere saygı göstermek, onları koruyup kollamak, onların emirlerine uymak yeni çıktı.)

Milliyeti nisyan ederek her işimizde
Efkâr-ı Frenge tebaiyyet yeni çıktı
 (Yaptığımız her işte millî birlik ve şahsiyeti unutarak Avrupalıların fikirlerine uymak yeni çıktı.)

Ziya Paşa nur içinde yatsın. Keşke günümüzde de Ziya Paşalar olsaydı. Olsaydı da çarpıklıkları, kokuşmuşlukları böyle güzel şiirlerle haykırsaydı…

Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık
Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık
 (Eyvah bu oyunda bizler yine yandık, çünkü zarar ortada bu konuda bilmem biz ne kazandık)

Sami Paşazade Sezai (1960-1936) Ayrıntılı Hayatı ve Eserleri

Sami Paşazade Sezai (1960-1936)

Sami Paşazade Sezai 1860 yılında doğmuştur. Devrin ileri gelen isimlerinden Sami Paşa’nın oğludur. Sanatçı normal okullara devam etmemiş, özel bir öğrenim görmüştür. Yirmi yaşına kadar resmi bir görev almayıp, edebiyat konusundaki bilgilerini artırmayı tercih etmiştir. 1880′de Evkaf Nezareti’ne (Vakıflar Müdürlüğü) memur olmuştur. Babasının ölümünden sonra da Londra elçiliği ikinci kâtipliğine atanan Sezai, orada kaldığı dört yıl boyunca İngiliz ve Fransız edebiyatlarını yakından izleme fırsatını bulmuştur. Elçilikteki görevinden istifa ederek İstanbul’a döndüğünde tekrar memurluğa devam eden sanatçı, yedi yıl süren Meşrutiyet döneminde sanatını olgunlaştırmıştı. Siyasi baskılardan dolayı Paris’e giden sanatçı, 1908 yılına kadar orada kalmıştır.

Edebî Kişiliği

Sami Paşazade Sezai Divan edebiyatına karşı çıkmış ve Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan gibi yazarların etkisiyle Batı edebiyatına yönelmiştir. Fransız sanatçı Alphonse Daudet’den esinlenerek yazdığı kısa öykülerle Batılı anlamda ilk gerçekçi ürünleri vermiştir. 1874′te “Kamer” gazetesinde yayımlanan söylev türündeki ilk yazılarıyla adını duyurmuştur. İlk kitabı 3 perdelik tiyatro oyunu “Şîr” 1879′da basıldı. İlk romanı olan ve kendisine büyük ün sağlayan “Sergüzeşt”, Türk edebiyatında romantizmden gerçekçiliğe geçişin başarılı örneklerinden biri sayılır. Hikâye ve romanlarında halkın içinden kahramanları kendi dilleri, çevreleri ve günlük yaşamlarıyla yansıtmıştır. Hikâye ve romanlarında dönemine göre güçlü bir tekniğe sahiptir. Küçük, önemsiz ve şaşırtıcı konuları ruh, çözümlemeleriyle, doğal ve günlük konuşma diliyle işler. Şiirlerinde romantizmin, roman ve hikâyelerinde realizmin izlerini görmek mümkündür.

Kısaca özetleyecek olursak;


  • Roman ve öykülerinde realizm akımının etkisindedir. Romancılığımızı realizme yönelten kişidir.
  • Roman ve öykülerinde halkın içindeki kahramanları kendi dilleri, çevreleri ve günlük yaşamlarıyla yansıtmıştır.
  • Öykülerindeki teknik, romanlarındaki teknikten güçlüdür. Küçük, şaşırtıcı, önemsiz konu ve olayları, ruh çözümlemeleriyle, doğal ve günlük konuşma diliyle işler. Eserlerinde gözleme önem vermiştir.
  • Betimlemelerde ağır bir dil kullanmıştır. Konuşma bölümlerinde sade ve doğal bir dil kullanmıştır.
  • Sanat için sanat anlayışını benimsemiştir.
  • Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk öykü (Küçük Şeyler) örneklerini yazmıştır.
  • “Jack” adlı romanı Türkçeye çevirmiştir.

Eserleri

Tiyatro: Şîr
Düzyazı: Rümuzul Edep, İclal
Hikâye: Küçük Şeyler (Batılı anlamda ilk öykü örneklerini içerir. Eserdeki bazı hikâyeler çeviridir.)
Roman: Sergüzeşt
Çeviri: Jack

Sami Paşazade Sezai Eser Özetleri

Sergüzeşt: Romantizmden realizme geçişte bir köprüdür. Eserde romantizmin özellikleri ağır basar. “Esaret” teması işlenmiştir. Dilber adındaki bir esir kızın acıklı yaşamı realist tarzda anlatılır.
Kafkasya’dan getirilen dokuz yaşında bir kız çocuğu olan Dilber, cariye olarak bir eve satılır ve evde çok eziyet görür. Nihayet efendisi, memur olarak dışarı gideceği için yol parası bulmak amacıyla Dilber’i de lüzumsuz bazı ev eşyasıyla beraber satar. Dilber’i satın alan esircinin evinde büsbütün başka bir hayat başlar; Dilber, ud çalmayı, şarkı söylemeyi öğrenir. Birkaç yıl süren bu maddi rahatlık içinde Dilber büyümüş, güzelleşmiş ve değeri de artmıştır. Tekrar Asaf Paşa isminde zengin birine satılır. Asaf Paşa’nın konağında daha iyi imkânlara kavuşur. Terbiyesine devam eder, hatta Fransızca bile öğrenmeye başlar. Fakat öyle bir muamele görür ki içinde insanı inciten bir şey vardır. Evin hanımı, Dilber’i insan yerine koymaz. Evin genç oğlu Celal bir süre sonra Dilber’i sever; fakat çok azametli olan annesi, oğlunun bir köle parçasıyla meşgul olmasına tahammül edemeyerek kızı tekrar satılığa çıkarır ve bu sefer Dilber, zengin bir Mısırlıya satılarak onunla Mısır’a gider. Dilber’in bu kayboluşu Celal Bey’i deli eder. Bütün bu olumsuzluklar karşısında daha fazla dayanamayan Dilber, esaretten kurtulmak için kendini Nil Nehri’ne atar.

Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1904) Ayrıntılı Hayatı ve Eserleri

Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1904)

Tanzimat edebiyatı ikinci dönem yazarlarından olan Recaizade Mahmut Ekrem’e göre şiirin, edebiyatın ve geniş anlamda sanatın, insanda değişik duygular uyandıran güzelliklerini anlatmaktan başka bir amacı yoktur, siyaset, toplum ve ahlak sorunları şiiri ilgilendirmez. Bu düşünceyle Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat Dönemi’nin edebiyatta bir tür toplumsal ahlakın ve siyasal düşüncelerin savunuculuğunu yapan birinci kuşak sanatçılardan ayrılır.

HAYATI

Devrin tanınmış bilim ve sanat adamlarından olan Recai Efendi’nin oğlu olan Recaizade Mahmut Ekrem 1 Mart 1847’de İstanbul’da doğdu. Bayezit Rüştiyesi ve Mekteb-i İrfaniye’de okuduktan sonra, 1858’de girdiği Harbiye İdadisi’nden sağlığının bozulmasından dolayı öğrenimini bitirmeden ayrıldı ve 1862’de Hariciye Mektubi Kalemi’nde memurluk görevi aldı. Burada hem Fransızca öğrenmeye başladı hem de Tanzimat edebiyatını yaratan Namık Kemal, Leskofçalı Galip, Hersekli Ahmet Hikmet gibi ozan ve yazarlarla dostluk kurarak edebiyatla ilgisini pekiştirdi. İlk yazılarını başta Tasvir-i Efkâr’da olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yayımladı.
Bu ürünler eski edebiyat anlayışını sürdüren denemelerdir. Hariciye Mektubi Kalemi’nde yakınlaştığı, Tasvir-i Efkâr’ın sorumlusu Namık Kemal’in 1867’de Paris’e gitmesinden sonra, gazetenin sorumluluğunu üstlendi. 1868’de Danıştay üyeliğine atandı, daha sonra bu kurumda başmuavin oldu.
İlerlettiği Fransızcasıyla Fransız edebiyatını yakından izleyen ve tiyatroyla ilgilenen Recaizade Mahmut Ekrem, 1870’te konusu Fransa’da geçen ve kahramanları Fransız olan Afife Anjelik adlı oyununu yayımladı. 1871’de de eski edebiyat anlayışını sürdüren şiirlerini ve düzyazı parçalarını Nağme-i Seher (sabah ezgisi) adıyla kitaplaştırdı. Aynı yıl, yeni kurulan Nafıa Dairesi’ne, 1872’de Tanzimat Dairesi’ne atandı, daha sonra burada başmuavin oldu. 1874’te yeniden Mekteb-i Mülkiye’de edebiyat öğretmenliğine getirildi. Bu okulda o zamana kadar sürdürülen öğretim anlayışını değiştirerek derslerde Batılı bir yöntem izledi. Ders notlarını düzenleyerek oluşturduğu Talim-i Edebiyat adlı eleştri ve kuram kitabını taşbaskı olarak bastırıp ders kitabı olarak okuttu. Bu kitapta geliştirdiği yeni edebiyat eleştirisi anlayışı ve bu anlayışı uygulayarak yazdığı şiirleri içeren üç ciltten oluşan Zemzeme (ezgili sesler, 1883, 1884, 1885) kitabına eski edebiyat yandaşlarınca yapılan saldırılar nedeniyle tartışmalara girişti. Zemzeme’nin üçüncü cildinin önsözünde ve Takdir-i Elhan kitabındaki görüşler de eski edebiyat yandaşlarınca saldırıya uğradı.(bu saldırıların en ağırı, Muallim Naci’nin 1886’da tefrikaya başladığı Demdeme’dir. Demdeme’nin tefrikası, yarattığı yankılar nedeniyle, resmi makamlarca yarıda kesildi.)
Recaizade Mahmut Ekrem 1896’da Temyiz Mahkemesi reisliğine, aynı yıl Tanzimat Dairesi reisliğine getirildi. Bu arada Talim-i Edebiyat’taki kimi metinlerin sansürce çıkarılmasının istenmesi üzerine Mülkiye Mektebi’ndeki görevinden ayrılmak istedi, ama maarif nazırı Mustafa Paşa’nın araya girmesiyle vazgeçti ve Galatasaray Lisesi’nde görev aldı. Ancak Mustafa Paşa’nın nazırlıktan ayrılması üzerine iki okuldaki görevini de bıraktı.
Bu tartışmalar ve sansürün baskısı nedeniyle şiirden uzaklaşarak, yeni yetişenleri yönlendirmeye, yapıtlarını eleştirmeye ve öykü yazmaya yöneldi. “Saime” adlı öyküsünün tefrika edilmesi sansürce yarıda kesildi. İtalya’nın saldırısı sırasında baş gösteren salgın hastalığı yerinde inceleyecek olan kurula katılarak 1890’da Trablusgarp’a gitti. Yurda döndükten sonra Büyükada’da oturmaya mecbur edildi. Bu dönemde Şemsa adlı öykü kitabıyla tek romanı Araba Sevdası’nı yayımladı.
Recaizade Mahmut Ekrem, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra 1909’da evkaf ve maarif nazırlıklarına getirildi sonra aynı yıl ölünceye kadar sürdüreceği Ayan (senato) üyeliğine atandı. 31 Ocak 1914’te İstanbul’da öldü.

SANATININ ÖZELLİKLERİ VE GÖRÜŞLERİ

İlk şiirlerinde eski anlayışı sürdüren Recaizade Mahmut Ekrem tehliller, münacatlar, naatlar, övgüler ve gazeller yazdı. Namık Kemal ve Abdülhak Hamit’in etkisiyle şiirlerini yenileştirerek geliştirdikten sonra, Divan edebiyatının dil ve anlatımını taklit eden bu şiirlerini beğenmediğini belirtti. Ona göre şiirin, edebiyatın ve geniş anlamda sanatın, insanda değişik duygular uyandıran güzelliklerini anlatmaktan başka bir amacı yoktur. Siyaset, toplum ve ahlak sorunları, şiiri ilgilendirmez. Sanatçı yapıtını bir ahlak dersi vermek için değil, duygu, düşünce ve hayal güzelliklerine ulaşmak için yazar. Bu bakımdan Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat döneminin edebiyatta bir tür toplumsal ahlakın ve siyasal düşüncelerin savunuculuğunu yapan birinci kuşak sanatçılardan ayrılarak, Servet-i Fünun şiirini hazırlayan sanatçıdır. Güzelliğin, düşünce, duygu ve hayal güzelliği olarak üç bölümde toplandığını belirtir. Zemzeme adlı üç ciltlik kitabındaki şiirlerde duygu güzelliğine yönelmiştir. Ona göre, şiirde biçimi, yüksek, süslü ve alelade olmak üzere üçe ayırdığı üslup belirler. Kendi şiirlerinde bu üç üslubu da denemiştir.
Şiirlerinde günlük yaşam, anılar, aşk, doğa ve özellikle ölüm konularını işleyen Recaizade Mahmut Ekrem, dil konusunda da Tanzimat edebiyatının birinci kuşağının ulaştığı yalınlıktan ayrıldı, şiirin kendisine özgü bir dili ve sözcük dağarcığı olduğunu belirterek Servet-i Fünun’un şiir dilinin çıkış noktasını oluşturan bu dil anlayışını şiirlerinde uyguladı ve edebiyat dilinin konuşma dilinden ayrılmasına yol açtı.
Eleştiri yazılarıyla yeni kuşağın edebiyat anlayışını yönlendiren Recaizade Mahmut Ekrem ‘e göre şiirdeki üslup güzelliğini ölçü ve uyak yaratmaktadır. Uyağın eski edebiyattaki gibi göz için değil kulak için kullanılması gerektiğini, yani yalnız yazılışı değil, sesleri benzeyen sözcüklerin de uyak olabileceğini söyleyerek uyak anlayışına da yenilik getirmiştir. Türkçe sözcüklerin, özellikle yüklemlerin müzik değeri olmadığını ileri sürmesi, dilde yalınlıktan uzaklaşmasının bir başka nedenidir.

ÖYKÜLERİ VE ROMANI

Recaizade Mahmut Ekrem’in Muhsin Bey Yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1889) ile Şemsa (1896) adlı iki uzun öyküsü, öykü tekniği bakımından zayıf, romantik yapıtlardır. 1898’de yayımlanan tek romanı Araba Sevdası, Tanzimat edebiyatı romanında Batılılaşmayı yanlış yorumlayan, bu nedenle gülünç duruma düşen bir züppe genci anlatır. Gerek olay, gerekse roman tipleri bakımından özgün bir yapıt olan Araba Sevdası’nda Türk romanında ilk kez gülmece ögeleri işlevsel olarak kullanılmıştır. Tanzimat edebiyatı romanının betimlemede süslü, konuşmalarda yalın dil kullanma anlayışı bu romanda da görülmekle birlikte, Recaizade Mahmut Ekrem’in roman dili yalın sayılabilir. Romanda ruhsal betimlemeler de önemli yer tutar. Araba Sevdası gerçekçi yöntemle yazılan ilk Türk romanlarından biridir.

TİYATRO OYUNLARI

Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat edebiyatında ortaya çıkan tiyatro türünde de ürün verdi; ancak bu türdeki yapıtları özgünlük ve yetkinlikten uzaktır. İlk oyunu Afife Anjelik’in çeviri olma olasılığı da vardır. Chateaubriand’dan çevirdiği, romandan uyarlanan Atala Yahut Amerika Vahşileri’nden (1873) sonra yazdığı Çok Bilen Çok Yanılır güldürüsü ile Namık Kemal ‘in etkisindeki Vuslat onun tiyatro yazarı olarak en etkin yapıtlarıdır.

ESERLERİ

ŞİİR: Nağme-i Seher (sabah ezgisi, 1871), Yadigar-ı Şebab (gençlik andacı, 1873), Zemzeme (üç cilt, 1883, 1884, 1885), Tefekkür (düşünce; şiir- düzyazı, 1888), Pejmürde (solmuş; şiir- düzyazı, 1895), Nijad Ekrem (şiir- düzyazı, 2 cilt, 1910, 1911), Nefrin (ilenç, 1916)
ÖYKÜ: Muhsin Bey Yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1889), Şemsa (1895)
ROMAN: Araba Sevdası (1898)
ELEŞTİRİ: Talim-i Edebiyat (taşbaskı olarak 1879,1882), Kudemadan Birkaç Şair (eski ozanlar üstüne eleştiriler, 1885), Takdir-i Elhan (M. Tahir’in el kitabı eleştirisi, 1886), Takrizat (1898)
OYUN: Afife Anjelik (1870), Atala Yahut Amerika Vahşileri (1873), Vuslat (1874), Çok Bilen Çok Yanılır (yazılışı 1874, yayımlanışı 1916).

Kısaca R. Mahmut Ekrem'in Edebi Kişiliği

1. Tanzimat ikinci dönem sanatçılarından Recaizade Mahmut Ekrem; şiir, roman, tiyatro, hikaye ve eleştiri türünde eserler vermiş, dönemin genç kuşaklarına örnek olmuş bir sanatçıdır.
2. Bu dönemde eski edebiyat taraftarlarıyla, özellikle Muallim Naci ile, kalem mücadelesi yapan öncü sanatçılardandır. Yeni edebiyatı savunanların hocası olmuştur.
3. Servet-i Fünun dergisinin başına Tevfik Fikret'i getirerek Edebiyat-ı Cedide hareketinin hazırlayıcısı olmuştur.
4. Şiirleri sanat bakımından pek güçlü olmayan sanatçı, sanat için sanat ilkesiyle yazmış, kulak için kafiye görüşünü ilk kez ortaya atarak bu konuda büyük bir tartışma başlatmış; göz için kafiye anlayışında olan Muallim Naci ile büyük bir tartışmaya girmiştir.
5. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirleri de olmakla birlikte, aruza bağlı kalmıştır.
6. Güzel olan her şeyin şiir olabileceği fikrinin savunucusudur.
7. Batı edebiyatı nazım şekillerini başarıyla kullanmıştır.
8. Şiirlerinde hüzün ve acı vardır. Piraye, Emced, Nijad adlı çocuklarının ölümünü görmüş olması ona içli ve acı dolu şiirler yazdırmıştır. Hüzünlü duygular, ölümü hatırlatan tabiat manzaraları, solgun güller, romantik güzellikler şiirlerinde işlediği konulardandır.
9. Düzyazı alanındaki en önemli eseri, edebiyatımızın Batılı anlamdaki ilk realist romanı sayılan Araba Sevdası'dır. Bu eserde, yanlış ve bilinçsizce Batıyı takip etmeye çalışan Bihruz Beyin ne hallere düştüğü anlatılır. Realist çizgilerle ve ince bir mizahla bilinçsiz şekilde Batılı olmaya çalışan insanlar bu eserde göz önüne serilir.
10. Şiirlerinde romantizmin, tiyatrolarında klasisizmin etkileri görülür.

Tanzimat Dönemleri ve Edebiyatçıları Ayrıntılı Konu Anlatımı

Birinci Dönem Tanzimat Edebiyatı

1860-1876 yılları arasında Tanzimat edebiyatının birinci dönem temsilcileri Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Şemsettin Sami ve Ahmet Vefik Paşa’dır.
Bu dönemde sanat toplum içindir görüşü benimsenmiştir. Bu sebeple şiirde söyleyişe değil fikre önem verilmiştir. Dilde sadeleşme fikri savunulmuş ama uygulanamamıştır. Hece vezni ve halk edebiyatı da savunulmuş ama sözde kalmıştır. Divan edebiyatına tümden karşı çıkılmış ve ağır bir dille eleştirilmiştir. Fransız edebiyatı örnek alınarak romantizmden etkilenilmiştir.
Roman, tiyatro, makale gibi batıdan alınan türler ilk defa bu dönemde kullanılmıştır. Noktalama işaretleri de ilk defa bu dönemde kullanılmıştır. Kölelik ve cariyelik, romanlarda sıkça işlenmiştir. Romanlar teknik bakımdan oldukça zayıftır. Yer yer olayların akışı kesilerek okuyucuya bilgiler verilmiştir, uzun uzun tasvirler yapılmış, tesadüflere sıkça yer verilmiştir. Edebiyatçılar edebiyatın yanında devlet işleriyle, siyasetle de bilfiil ilgilenmişlerdir.

İkinci Dönem Tanzimat Edebiyatı

1876-1896 yılları arasında ikinci dönemin tanınmış temsilcileri Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit Tarhan, Sami Paşazade Sezai ve Nabizade Nazım’dır. İkinci dönem edebiyatçıların sanat anlayışları birincilerden farklıdır. İkinci dönemde sanat sanat içindir anlayışıyla eserler verilmiştir. Bunun sebebi bu devirde idarenin daha baskıcı davranmasıdır.
Bu dönemde batı edebiyatı örnekleri daha başarılı bir şekilde ortaya konmuştur. Dönemin sanatçıları devlet işleriyle, siyasetle, toplum meseleleriyle değil sadece sanatla ilgilenmişlerdir. Birinci dönem sanatçılarının toplumsal sorunlarla ilgilenmelerine karşın bu dönem sanatçıları kişisel konu ve temaları işlemişlerdir. Bu yüzden dilleri daha ağırdır.  Dönemin romanlarında realizmin, şiirinde ise romantizmin etkisi vardır.

I. Tanzimat Dönemin Edebiyatçıları

Şinasi (1826-1871)

Türk edebiyatında yeniliklerin öncüsüdür. 1860’ta Tercüman-ı Ahval’i (ilk özel gazete), 1862’de Tasvir-i Efkâr’ı çıkardı. İlk makaleyi (Tercüman-ı Ahval mukaddimesi), ilk piyesi (Şair Evlenmesi) o yazdı. Noktalama işaretlerini de ilk defa o kullandı. La Fontaine’den fabllar tercüme etti. Lamartine’den de manzum çevirileri vardır. İlk şiir çevirilerini de o yaptı. Nesirlerinde dili sade; şiirlerine ise ağırdır. Tanzimat Fermanı’nı ilân eden Mustafa Reşit Paşa için yazdığı iki kasidesi ünlüdür. Bu kasidelerdeki övgüleri divan şiirindekinden daha abartılıdır. O, başarılı bir şair ve yazar olmamasına rağmen batı edebiyatından alınan yeni türlerle edebiyatımızın batılılaşmasında en çok onun emeği vardır.

Eserleri: 

Şair Evlenmesi (Piyes; edebiyatımızdaki ilk tiyatro eseri),
Müntehabat-ı Eşar (Şiir),
Divan-ı Şinasi (Şiir),
Durub-ı Emsal-i Osmaniye (ilk atasözleri kitabı),
Tercüme-i Manzume (çeviri şiirler)

Ziya Paşa (1829-1880)

Doğu kültürüyle yetişmiş, sonradan batı edebiyatına yönelmiştir. Fikren yenilikçi olmasına rağmen eserlerinde eskiyi, divan şiiri geleneğini devam ettirmiş, gazel ve kasideler yazmıştır. En meşhur terkib-i bent ve terci-i bent şairimizdir.
Harabat adlı bir divan şiiri antolojisi vardır. Daha önce “Şiir ve İnşa”da divan şiirinin bizim şiirimiz olmadığını, asil şiirimizin halk şiiri olduğunu söyleyen şair, eski şiir geleneğini sürdürmüş, Harabat’ta âşık şiirini eleştirmiştir. Bunun yanında sade dilden yanadır, ama kendisi ağır bir dil kullanır. Bu onun içinde bulunduğu bir ikilemdir. Hem eskiyi eleştirmekte hem de geleneği devam ettirmektedir.

Eserleri: 

Harabat: Divan Şiiri antolojisi,
Külliyat-i Ziya Paşa/Eş’ar-ı Ziya: Divan şiiri tarzındaki şiirleri (gazel, kaside ve şarkılar),
Terkib-i Bent, Terci-i Bent: Bugün dahi dillerden düşmeyen beyitleri vardır.
Zafername: Hiciv türünde bir kasidedir.
Ali Paşa’yı yermek için yazmıştır.
Rüya: Mensur,
Defter-i Âmal: Hatıraları.

Namık Kemal (1840-1888)

Tanzimat edebiyatının en hareketli ve heyecanlı ismidir. Vatan şairi olarak tanınır. Şiirlerinden çok nesirleri ile tanınır. Edebiyatta hürriyet kavramını ilk kullanan şairdir. Şiirlerinde “hürriyet, vatan, kanun, hak, adalet” kavramlarını işlemiştir. Hürriyet Kasidesi, Vatan Şarkısı ve Vatan Mersiyesi bu konuları içerir. Namık Kemal de eski kültürle yetişmiş, divan şiiri eğitimi almış, gazeller, kasideler yazmıştır. Fakat o da sonradan divan edebiyatını eleştirmiştir. Ziya Paşa’nın Harabat’ına karşı Tahrib-i Harabat’ı yazarak eskiye olan tepkisini ortaya koymuştur. Şinasi’nin kurduğu Tasvir-i Efkâr’ı, Şinasi Paris’e kaçınca Namık Kemal çıkarmaya başladı. Daha sonra kendisi de Ziya Paşa ile Paris’e kaçarak orada Hürriyet gazetesini çıkardı. İstanbul’a döndükten sonra İbret gazetesini çıkardı. Eserlerinde romantizmin etkisi görülür. Tiyatroyu faydalı bir eğlence olarak görmüştür.

Eserleri: 

İntibah: İlk edebî roman.
Cezmi: İlk tarihî roman.
Tahrib-i Harabat, Takip: İlk edebî eleştiri. Ziya Paşa’nın Harabat’ını eleştirmek için yazmıştır.
Renan Müdafaanamesi: İlk eleştiri.
Vatan Yahut Silistre: oyun
Celâlettin Harzemşah: oyun.
Gülnihal: oyun. Onun en başarılı tiyatro eseridir.
Akif Bey: oyun
Zavallı Çocuk: oyun
Kara Belâ: oyun
Osmanlı Tarihi, Kanije Muhasarası, İslâm Tarihi: tarih

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912)

Edebiyat, tarih, coğrafya, ziraat, iktisat alanlarında eserler vermiştir. Edebiyat yapmak için değil, okuma zevki aşılamak ve halkı eğitmek gayesiyle yazmıştır. En velût yazarımız odur. Yazı makinesi olarak bilinir. Asıl ilgi alanları, gazetecilik, romancılık ve hikâyeciliktir. Otuz altısı roman olmak üzere iki yüze yakın eseri vardır. Romanları tür bakımından çeşitlilik gösterir: macera, aşk, polisiye, tarih… Dili sadedir, çünkü eser vermekteki amacı halkı eğitmektir. Hatta romanlarında olayın akışını keserek okuyucuya bilgiler de vermiştir.

Eserleri: 

Romanları: Hasan Mellâh, Hüseyin Fellâh, Felâtun Bey’le Rakım Efendi, Paris’te Bir Türk, Yeniçeriler…
Çıkardığı gazeteler: Bedir, Devir, Tercüman-ı Hakikat.
Hikâyeleri: Letaif-i Rivayet. Kıssadan Hisse…
Şemsettin Sami (1850-1904)
Dil alanındaki eserleri ile tanınır. Kamus-ı Türkî adlı sözlüğü edebiyat ve dil alanında en önemli eserlerdendir.
Eserleri: Kamus-ı Arabî ve Kamus-ı Fransevî: Diğer sözcükleri Kamusul-a’lâm: Ansiklopedik sözlük.
Sefiller: Hugo’dan çeviri. Robinson Cruose: çeviri roman

Ahmet Vefik Paşa (1823-1891)

Milliyetçilik ve Türkçülük akımının en önemli isimlerindendir. Tiyatro uyarlamaları ve çevirileri vardır. Bursa’da bir tiyatro yaptırmış, burada tercüme ettiği eserleri sahnelettirmiş, halkı tiyatroya gitme konusunda yönlendirmiştir. Moliere’in hemen hemen bütün eserlerini çevirmiştir. Tarih ve dil alanında da eserleri vardır. Ebulgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk’ünü Çağatayca’dan çevirmiştir.

Eserleri: 

Lehçe-i Osmanî: sözlük,
Atalar Sözü: atasözleri mecmuası,
Hikmet-i Tarih ve Fezleke-i Tarih-i Osmanî adlı, tarihle ilgili eserleri de vardır.

II. Tanzimat Dönemin Edebiyatçıları

Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1914)

Şiir, roman, hikâye, tiyatro, eleştiri, edebî bilgiler türlerinde eserler vermiştir. Şiirlerinde hüznü ve elemi işlemiştir. Ölümü hatırlatan tabiat manzaraları, hüzünlü duygular, romantik güzellikler, solgun güller, kitap yaprakları arasında kurutulmuş çiçekler, küçük kuşlar onun şiirlerinin konuları arasındadır. Oğlu Nejad’ın ölümü; işli, üzüntülü şiirler yazmasında etkili olmuştur. Edebiyatta yenileşmeden yanadır. Muallim Naci ile aralarında bu konularda tartışmalar olmuştur.

Eserleri:

Nağme-i Seher: Şiir
Yadigâr-ı Şebab: Şiir
Pejmürde: Şiir
Zemzeme: Şiir. Önsüzünde edebiyat hakkındaki düşünceleri ve edebî eleştirileri vardır. (Bu esere Muallim Naci “Demdeme” ile karşılık vermiştir.)
Muhsin Bey: Hikâye
Şemsa: Hikâye
Araba Sevdası: Roman. Realizmin etkisiyle yazılmıştır ve batı hayranlığı yolunda düşülen garip durumları eleştirir.
Çok Bilen Çok Yanılır: Komedi
Afife Anjelik: Tiyatro
Vuslat: Tiyatro
Atala: Tiyatro
Talim-i Edebiyat: Edebî bilgiler içerir.

Samipaşazade Sezai (1860-1936)

Batılı tarzda hikâyeleri ve bir romanı vardır. Sergüzeşt adlı romanı realizme doğru atılmış bir adımdır. Küçük Şeyler adlı hikâye kitabı Fransız realistlerinin sanat anlayışlarına uygundur. Rumuzuledeb, bazı makale, hikâye ve sohbetlerini içerir. Romantik özellikler taşıyan şiirler de yazmıştır. Şiir isimli bir de piyesi vardır. “İclâl”de, yeğeni İclâl’in ölümü üzerine yazdığı mersiye, bazı nesirleri ve hatıraları vardır.

Abdülhak Hâmit Tarhan (1852-1937)

Edebiyatta batılılaşmanın asıl ihtilâlcısıdır. Şair-i Azam olarak bilinir. Kurallara uymayan, batı şiirinde gördüğü her yeniliği Türk şiirine uygulayan, divan şiirini bitiren o olmuştur. Doğu ve batı şiirini işlendikleri yerlere giderek öğrenmiştir. Sanatında romantik etkiler vardır. Zengin bir lirizm bulunan şiirlerinde vezne, kafiyeye, söze, dile pek önem vermemiştir. Taşkınlık ve yücelik, söyleyişteki tezat onun şiirinin önemli özellikleridir. Şiirlerinde ve tiyatrolarında tarihî konular önemli bir yer tutar. Soyut kavramlar, hayat, tabiat, ölüm, insan, onun işlediği konulardır.

Şiirleri: 

Sahra, Belde, Makber, Ölü, Bunlar O’dur, Hacle, Bâlâdan Bir Ses, Garam…
Yirmiye yakın tiyatrosu vardır. Sahnelenmesi imkânsız tiyatro eserleri yazmıştır. Bu eserlerde insanların yanında ölüler, ruhlar, hayaletler, periler de rol alır. Tiyatroda egzotik, tarihî, millî ve dinî konuları işlemiştir. Bazı oyunlarında Shakespeare’in tesiri görülür. Hepsi de dramdır ve bazıları mensur bazıları da manzumdur. İlk tiyatro eseri Macera-ı Aşk’tır. Tarık, Finten, Eşber, Nesteren, Sardanapal, İlhan, Hakan, Liberte önemli tiyatro eserleridir.

Nabizade Nazım (1862-1893)

Romanlarıyla ve hikâyeleriyle realizmin ve natüralizmin temsilcisidir. Karabibik, edebiyatımızda Anadolu konulu ilk hikâyedir. Köy romanı olarak bilinir. Köy hayatı tam bir realizmle yansıtılmıştır. Zehra, ilk psikolojik roman örneğidir. Eserde tasvir ve tahliller geniş yer tutar.
Diğer hikâyeleri: Yadigârlarım, Bir Hatıra, Sevda, Haspa

Muallim Naci (1850-1893)

Eski şiirin savunucusu ve temsilcisidir. Eski-yeni konusunda Recaizade ile aralarında tartışmalar olmuştur. Naci göze hitap eden kafiyeyi savunurken, Recaizade kulağa hitap eden kafiyeyi savunmuştur. Tartışma konusu, “abes” ve “muktebes” kelimelerinin -eski yazıda- kafiyeli olup olmadıklarıdır. Batılı şiiri benimsememesine rağmen bu alanda başarılı şiirler yazmıştır.
Şiir kitapları: Ateşpare, Şerare, Füruzan, Sünbüle
Edebî eseri: Istılahat-ı Edebiye
Sözlüğü: Lûgat-ı Naci

Ara Nesil (1880-1896)

Tanzimat edebiyatının ikinci kısmı ile Servet-i Fünûn arasında kalan dönem. Bu nesil Servet-i Fünun’un hazırlayıcısıdır. En çok Recaizade Mahmut Ekrem’in ve Muallim Naci’nin etkisinde kalmışlardır. Bu dönemde eski-yeni tartışmaları yaşandı (Ekrem-Naci). Natüralizm bu dönemde edebiyatımıza girdi ve tartışıldı (Natüralizmi Beşir Fuat savundu). Serbest müstezat ve sone kullanıldı. Cümlelerin bir tek dizede bitmesi anlayışı terk edildi. Yeni terkipler ve kelimeler bulundu. Kafiyesiz şiirler de yazıldı. Kulak için kafiye denendi.

Dönemin Sanatçıları

Abdülhalim Memduh, Ali Ferruh, Ali Kemal, Ali Nusret, Andelib Mehmet Faik Esad, Beşir Fuad, Fatma Aliye, Fazlı Necib, İsmail Safa, İsmet Bey, Mehmed Celâl, Menemenlizade Mehmed Tahir.
Bu dönemde elliye yakın çıkan mecmuadan birkaçı: Bahçe, Şark, Hazine-i Evrak, Mecmua-i Âşâr-ı Edebiye, Mecmua-i Ebuzziya, Hafta, Âfak, Güneş, Berk, Gayret, Risale-i Hafi, Nokta, Servet-i Fünûn (1928’den sonra Uyanış adıyla), Mekteb, Hazine-i Fünûn Malûmat, Resimli Gazete…

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) Ayrıntılı Hayatı ve Eserleri

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912)

Türkiye’de Tanzimat Edebiyatı’nı ilgi ile izleyen yeni bir kültür çevresi meydana gelirken bu kültür seviyesine, bir taraftan oldukça üstün nitelikli edebi eserler sunulurken, bir taraftan da eserleriyle daha büyük bir halk kitlesine seslenen yazarlar yetişmekteydi. Bu yazarlar Avrupa tarzında eserler vermekle birlikte, halkın seviyesini aşmayan bir sanat düzeyinde oldukları için eserleri anlaşılabilirdi. Amaçları, halkı bilgilendirmekti. Bu eserler yeni edebiyatın her türü ile yazılıyor, romanlar, hikâyeler, tiyatro eserleri, makaleler seyahat notları yazılıyordu. Ahmet Mithat Efendi de Türkiye’de geniş bir kitleye okuma zevkini aşılayan önemli bir yazarımızdır. Ahmet Mithat’ın öğretici olma isteği ve macera duygusunun bir sonucu da eserlerinde hayatından izlere rastlanmasıdır.

Hayatı:

Ahmet Mithat Efendi 1844 yılında İstanbul’da doğmuştur. Asıl adı Ahmet’tir. Babası Hacı Süleyman Ağa, Ahmet Mithat altı yaşında iken ölmüştür. Bunun üzerine Vidin’ deki ağabeyi Hafız Ağa’nın yanına giderek orada ilköğrenimine başlar. İstanbul’a döndüğünde Mısır çarşısında çıraklık yapmağa başladı. Geceleri ise çarşı esnafından Hacr İbrahim Efendi’den okuma yazma öğrenmeğe başlar. Daha sonra ise Galata’ da bir yabancıdan Fransızca öğrenmeğe başlar. Ağabeyi ailesini Niş’e aldırınca Niş Rüştiyesi’ne girer ve 1864’te mezun olur. Aynı yıl Rusçuk’ta Tuna Vilayeti Mektub-i Kalem’ine girer. Burada gösterdiği başarı sayesinde Mithat Paşa O’na kendi mahlasını verir. Medresede sabah dersleri vermeğe devam ederken, kendisine Politika Müdürlüğü Türkçe Kâtipliği de verilir. Aynı zamanda yeni kurulan Tuna Gazetesi’nin yazı işlerinde de çalışır.
1866’da mühendis tercümanı olarak Sofya’ya gider. Rusçuk’a geri döndüğünde Kalemdeki görevinden ayrılır ve hayatını tapu defterlerini kopya ederek kazanır. Bu durum eserlerine de etki eder. Bu sırada tanıştığı Muhacirin Komisyonu reisi Erkânıharp Şakir Paşa ile dost olur ve Menfa adlı eserinde; ‘’Benim istikbalimden ümitvâr olan fakat bu ümidi bence meşhul bulunan zati âli-kadr ki vatanın terakkîyat-ı saadeti kendilerinden memul ve muntazar olan zevat-ı kiramın birincilerindendir...’’ diye sayfalar boyunca onu över.
1868’de Tuna Gazetesi’ne muharrir, Ziraat Müdürlüğü’ne kâtip olur. Vilayet Gazetesi’ni kurmak için gerekli olan matbaayı satın alma görevi de Ahmet Mithat’a verilir. Hazırlıklar tamamlanınca yüz kırk kişilik Vilayet Kadrosu yola çıkar.
Politika Müdürü Ressam Hamit Bey’in yolculuk boyunca yaptığı resimler Mithat Efendi’yi derinden etkiler. Bu yıllarda Mithat Efendi hayatını keşfetmeğe başlar. Bağdat’ta Vilayet Matbaasının ve Zevra Gazetesi’nin müdürü olur. Tanıdığı her insan ve tanık olduğu her olay Ahmet Mithat’a etki eder. Bunların başında Muhammed Can Muattar adında bir İrlandalı entelektüel vardır. Merkez Mutasarrıfı tayin edilen Şakir Bey’in yardımıyla hapisten kurtardığı ve gazetesinde İngilizce, Arap ve Farsça mütercimi tayin ettiği bu kişi, onu şark (doğu) ilimlerine alıştırır ve din meselelerinde eleştirici bir görüş aşılar. Kendi deyimiyle münazaradan ve bahisten hoşlanan Ahmet Mithat’a sadece zekâsıyla meseleleri halledemeyeceğini söyleyen ilk kişi de o’dur. İkinci uyandırış ise Hamit Bey’den gelir. Menfa’nın Avrupa’da az çok sağlam bir eğitim görmüş olan genç ressamın onu nasıl hırpaladığını ve okumağa teşvik ettiğini çok iyi anlatır.
1870’de, Maarif Nezareti’nin açtığı mektepler için basılacak kitaplar müsabakasına ‘’Hâce-i Evvel’’ ile girer. Hemen hemen aynı zamanda Kıssadan Hisse’yi yazar. Bunları kendi söylediğine göre ‘’Letaif-i Rivayet’’ in ilk hikâyeleri izler. Fakat bu sırada ağabeyi vefat eder ve ailenin yükü onun omuzlarına kalır.
1871’de istifa ederek İstanbul’a gelir. Fevzi Paşa’nın yardımıyla ‘’Ceride-i Askeriye’’ ye başmuharrir olur. Oturduğu evde bir matbaa kurarak, ailece, nezaretin basmasından ümidi kestiği ‘’Hâce-i Evvel’’, Kıssadan Hisse’’ ve ‘’Letaif-i Rivayet’’ı cüz cüz basar. Aynı yıl Basiret Gazetesi’nde yazar.
1872’de İbret Gazetesi’ni idareye başlar, Namık Kemal ile tanışır, Türkçe- Fransızca çıkan Takvim-i Ticaret Gazetesi’nin baskısını ve Türkçe kısmının yazı işlerini üzerine alır.
Ahmet Mithat Efendi, Mithat Paşa’nın sadareti üzerine 1. Mahmut Nedim Paşa’nın aleyhinde yazdığı baş makale yüzünden sonra ilk sayısında kaldırılan, ikincisi on yedi nüsha çıktıktan sonra kapatılan ‘’Devir’’ ve ‘’Bedir’’ adlı gazeteleri çıkarır.
‘’Menfa’’ adlı eserinde Rodos’a sürülmeden önceki hayatından söz eder. Bu kitapta sürgünün haksız yere olduğunu anlatır. Aynı zamanda Namık Kemal ile aralarında bu devirde var olan düşünce ayrılığını göstermeğe çalışır. Ahmet Mithat, Namık Kemal’in ve Yeni Osmanlıların eserlerinin kendi fikir hayatında bir mesafe olduğunu Menfa’da ; ‘’İsimleri nasıl takdir edeceğimi bilemezdim’’ sözleri ile ifade eder. Ancak Rusçuk’tan ayrıldıktan sonra onların mücadelesine şahsi kin ve menfaatin karışmış olduğunu yavaş yavaş anladığını, bu nedenle kişiliklerini ve eserlerini sevmekle beraber bu etkinin eski şekilde olmadığını Menfa’da belirtir.
Ahmet Mithat’ın en önemli özelliği öğretmek için yazmasıdır. Evi ve mektebi daima beraber düşünür. Bu devirde Namık Kemal ile şahsen tanışmış ve İbret’in bir takım teknik işlerini üzerine alır. Namık Kemal’e Bedir’in beşinci nüshasında, Dağarcık’ta ve ‘’Hürriyet nedir’’ isimli yazısında göndermeler yapmış olmasına rağmen Namık Kemal’in etkisialtındadır.
Ahmet Mithat’ın büyük bir okur kitlesi vardır ve çalışkan, idealist bir karaktere sahiptir. ‘’Toplum için sanat’’anlayışını benimser ve halka bir şeyler öğretme kaygısı içindedir. Aynı zamanda, zamanının en çok okunan romancıları arasındadır. Anlatını yalın ve açıktır. Eserlerinde olmayacak tesadüflere, olağan üstü olaylara ve her zaman rastlanan tiplere yer verir. Serveti Fünun sanatçılarını sanat anlayışları ve dilleri yüzünden eleştirmiştir.
Makale, çeviri, eleştiri, anı, gezi, piyes, roman, hikâye türlerinde eserler vermiştir. Tarih, edebiyat, dil, coğrafya, askerlik, ekonomi, matematik, fizik, astronomi gibi konular işlemiştir. Birçok konuda eser vermesi, onun çok yönlü bir yazar olduğuna işarettir. Eserleri en çok roman ve hikâye tarzındadır. En çok bilinen eserleri; Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Dünyaya İkinci Geliş, Felatun Bey’le Rakım Efendi, Paris’te Bir Türk, Henüz On Yedi Yaşında’dır. Batı tarzında ilk roman olan Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ından sonra Ahmet Mithat’ın Rodos’ta sürgündeyken yazdığı Hasan Mellah da batı tarzında yazılmış ilk eserlerdendir. Kıssadan Hisse ise Batı tarzında ilk hikâyedir. (Kıssadan Hisse Fransızca’dan tercüme edilmiş bir eserdir.)
Ahmet Mithat yazarlığa hikâye yazarak başlar. Bazen adapte hikâyeler yazarken bazen de güldürücü, acıklı ve meraklandırıcı unsurlar da kullanır. Letaif-i Rivayet eseri yirmi beş cüzden oluşur. Bunların en çok bilinenleri; Diplomalı Kız, Can Kurtaranlar, Firkat, Ölüm Allah’ın Emri’dir.
Ahmet Mithat’ın hikâye ve romanlarında sağlamağa çalıştığı fayda, Türk Halkı’nda çağdaş medeniyete uymayan düşünceleri ve yaşam tarzını değiştirmektir. Bu yüzden eserlerinde batıl inançları ve gerici hareketleri eleştirirken, Batı kültüründeki bilgileri öğretmektedir. Namık Kemal’in tiyatroda uyguladığı faydalı eğlence yöntemini roman ve hikâyede uygulamıştır. Batı kültürünün iyi yönlerinin yanında kötü yönlerinin de olduğunu düşündüğünden, olayların Avrupa’da geçmesini tercih etmiştir. Bunun dışında Müslüman halkın arasında geçen olayların da anlatıldığı romanları da vardır. Bunlara yeni roman adını verir ve örnek olarak Müşahedat’ı yazdığını söyler. Ahmet Mithat’ın roman ve hikâye hakkındaki görüşlerini kitaplarının ön sözlerinden ve yazdığı Ahbar-ı Asara Tamim-i Enzar adlı eserinden de anlayabiliriz. Yazarken okuyucuyu meraklandırmak için olayı değişik biçimlerde anlatmakta ustadır. Eserlerinde genellikle romantizm akımının etkileri görülür. Hikâye ve romanlarındaki meddah etkisi özellikle Tahkiye’de ve üslubunda çok belirgindir.

A. Mithat Efendi'nin edebi kişiliğini şöyle özetleyebiliriz:

1. Tanzimat döneminin en popüler (halkçı), en üretken yazarı olan, türlü devlet hizmetlerinde bulunan, gazetecilik yapan sanatçı İstanbul doğumludur.
2. Edebiyat yapmak için değil, okuma zevki aşılamak ve halkı eğitmek gayesiyle yazmıştır. Bu nedenler eserlerinin birçoğu edebi değer taşımaz.
3. En üretken yazarımız odur. Yazı makinesi olarak bilinir. 200 kadar eser yazmıştır.
4. Asıl ilgi alanları, gazetecilik, romancılık ve hikâyeciliktir.
5. Sade, anlaşılır bir diller bildiği her şeyi aktarmaya çalışmıştır. halkın psikolojisini iyi bilir, halka hoş gelen ve merak uyandıran bir tarzda halkçı roman geleneğini başlatarak halka okuma sevgisini kazandırmaya çalışmıştır.
6. Öykü ve romanlarında meddah tekniğini kullanmıştır. Öykü ve romanları tür bakımından çeşitlilik gösterir: macera, aşk, polisiye, tarih…
7. Edebiyatımızın ilk hikaye örnekleri olan Letaif-i rivayet adlı 24 kitaplık dizi ona aittir.
8. Romantizmin etkisinde kalan sanatçı, edebiyatımızın konu ve tema ufuklarını genişletmiş.

Bazı eserleri:

Roman: Felatun Bey ile Rakım Efendi, Çengi, Acayib-i Alem, Teehhül,  Vah, Firkat,   Esaret, Yeniçeriler, Hasan Mellah Hüseyin Fellah, Dünyaya İkinci Geliş, Altın Işıklar, Gürcü Kızı...
Öykü ve Oyunlar: Letaif-i Rivayet, Karnaval, Henüz On Yedi Yaşında, Haydut Montari, Gönüllü, Jön Türk, Açıkbaş...
Diğer: Şopenhavr'ın Hikmet-i Cedidesi , Volter, Beşir Fuad,  Avrupa'da Bir Cevelan (seyahatname, 1890'da yayımlamış), Menfa (özyaşamöyküsü)...
Çıkardığı Gazeteler: Bedir, Devir, Tercüman-ı Hakikat

Cenap Şehabettin (1870-1934) Kısaca Hayatı ve Önemli Eserleri

Cenap Şehabettin (1870-1934)

1870′te Manastır’da doğan sanatçının asıl mesleği doktorluktur. İlk şiirleri 1885′te daha öğrencilik yıllarında Saadet gazetesinde yayımlanmaya başlamıştır. Bu şiirlerinde Muallim Naci’nin etkisiyle Divan şiirinin etkisi vardır. Daha sonra Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit Tarhan’dan etkilenerek Batı tarzı şiire yönelmiş ve Servet-i Fünun dergisinde şiirleri yayımlanmıştır. Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil’le birlikte Servet-i Fünun edebiyatının üç önemli isminden biri olan Cenap Şahabettin, gelenekçi şairlerin en çok saldırdığı yenilikçi şairdi. Diğer Servetifünun sanatçılarının tersine bireysel şiiri tercih etmiş ve Edebiyat-ı Cedide’nin en aşırı örneklerini vermiştir.

Edebi Kişiliği

Dilbilgisi kurallarını önemsememiş ve şiirlerinde o güne kadar duyulmamış tamlamalara yer vermiştir. Etkilendiği sembolizm akımından dolayı şiirde müziğe ve ahenge fazlaca önem veren sanatçı, şiire “nesir-musikisi” demiştir. Şiirde oldukça süslü ve ağır bir dil kullanan sanatçının, şiirlerinde kullandığı “sâât-i semenfâm”, “çeng-i müzehhep”, “nay-i zümürrüt” gibi deyimler, imgeler, döneminin sanat dünyasında önemli tartışmalar yaratmıştır. Bunda en basit olay ve varlıkları şiire getirmesinin ve onları imgeleştirecek kelimelere olan ihtiyacın payı büyüktür.
Cenap Şahabettin, şiirlerinde genellikle aşk ve doğa konularını ele almıştır. Onun şiirlerinde doğa değişik resimlerle okuyucunun karşısına çıkar. Bir kış manzarası veya baharın gelişi gibi bir ressamın resmini yapmaya değer gördüğü tabloları Cenap Şahabettin, şiirlerinde tasvir eder. Sanatçı, şiiri “kelimelerle yapılmış resim” olarak tanımlar.
Cenap Şahabettin, bir şair olduğu kadar bir nesir ustasıdır. Hareketli, değişik ve zengin bir nesir oluşturan sanatçı özellikle gezi yazısının edebiyatımızdaki en önemli temsilcilerindendir. Şiirinde olduğu gibi nesrinde de nükteye önem veren sanatçı, herkes gibi yazmamak amacıyla yoğun bir uğraş vererek oluşturduğu nesirlerinde sağlam bir üslup kullanır.

Kısaca özetleyecek olursak;


  • Asıl mesleği doktorluktur.
  • Servet-i Fünun şiirinin Tevfik Fikret’ten sonraki en önemli ismidir.
  • Hem şiir hem de düz yazı türlerinde eserleri vardır; fakat asıl önemli yanı şairliğidir.
  • Şiirlerinde müzikaliteye önem vermiştir. Müzikalite açısından aruz ölçüsünü zengin bulduğu için bütün şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır. Hece ölçüsünü küçümsemiş, “parmak hesabı” diye nitelendirmiştir.
  • Şiirde ahenk unsuruna önem vermiştir. Biçim güzelliğini önemsemiştir.
  • Şiirlerindeki başlıca temalar “aşk” ve “tabiat”tır. Aşk şiirleri bazen çok romantik bazen de çok maddidir.
  • Ona göre sanat, sanat içindir hatta sanat güzellik içindir. Şiirlerinde sosyal konulara hiç değinmemiş, sadece kişisel konuları işlemiştir.
  • Doğa ile ilgili şiirleri kişinin iç dünyası ile dış dünyasının başarılı bir kompozisyonudur. Servetifünun sanatçıları arasında tabiatı en çok işleyen şairdir.
  • “Tablo şiir” yazmıştır. Ona göre şiir, sözcüklerle yapılmış bir resimdir.
  • Şiirlerinde çok zengin bir lirizm vardır. Çok renkli ve geniş bir hayal gücüne sahip olan şair, sembolleri sıkça kullanır.
  • Şiirlerinde nükteye, söz oyunlarına, zekâ gösterişlerine önem verir. Hiç duyulmamış mecaz, imge, teşbih ve istiarelere sıkça yer verir.
  • Şiirlerinde sembolizm akımının etkisi açıkça görülmektedir. Türk şiirine sembolizmi ve parnasizmi getiren Cenap Şehabettin’dir.
  • Dili oldukça ağır ve sanatlıdır. Arapça, Farsça ve Fransızcadan kimsenin bilmediği sözcükleri kullanmıştır. Berf-i zerrin (altın kar), saat-i semenfam (yasemin renkli saatler), lerze-i rûşen (parlak titreyiş) gibi hiç duyulmamış yeni tamlamalar kullanmıştır. Şiirleri dilbilgisi kurallarını hiçe sayan tamlama ve sıfatlarla doludur.
  • 1908′den sonra “Yeni Lisan”cılarla uzun ve sert tartışmalara girişmiştir.
  • “Serbest müstezat” nazım biçimini geliştirerek başarıyla kullanmıştır. Şiirlerinde “sone” nazım biçimini de başarılı bir şekilde kullanmıştır.
  • “Elhan-ı Şita” en ünlü şiiridir. Kış mevsimini anlatır. Türk edebiyatında doğayı anlatan en önemli şiirlerden birisidir. Kış manzaralarından, kar yağışının bıraktığı izlenimlerden söz etmiştir.
  • “Yakazat-ı Leyliye” (gece uyanıklıkları) diğer önemli şiiridir.
  • Cenap Şahabettin, aynı zamanda bir düz yazı ustasıdır. Düz yazılarında dil, şiirlerine göre sadedir.

Eserleri


  • Şiir: Tamat (gençlik şiirleri)
  • Özdeyiş: Tiryaki Sözleri (Türk edebiyatında özdeyiş türündeki ilk eserlerdendir.)
  • Gezi Yazısı: Hac Yolunda, Avrupa Mektupları, Suriye Mektupları, Afak-ı Irak
  • Makale-Deneme-Sohbet: Evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh
  • Tiyatro: Körebe, Yalan, Küçükbeyler
  • İnceleme: Shakespeare, Kadı Burhanettin


Hüseyin Cahit Yalçın (1875-1957) Kısaca Hayatı ve Önemli Eserleri

Hüseyin Cahit Yalçın (1875-1957)

7 Aralık 1875'te Balıkesir'de doğdu. 18 Ekim 1957'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Edebiyat-ı Cedide akımının önde gelen isimlerinden. 1895-6'da Mülkiye Mektebi'ni bitirdi. Maarif Nezareti Mektubi Kalemi'nde memur olarak çalıştı. 1897'den sonra Vefa ve Mercan idadilerinde Fransızca ve Türkçe öğretmenliği, yöneticilik yaptı. Tevfik Fikret'ten sonra Servet-i Fünun dergisinin yönetimini üstlendi. Bir çevirisi nedeniyle yargılanıp aklandı ama dergi kapatıldı. 1908'de 2'nci Meşrutiyet'in ilanından sonra Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım Kadri ile birlikte Tanin Gazetesi'ni çıkardı. Aynı yıl İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden İstanbul mebusu seçildi. 1920'de İstanbul'un İngilizler tarafından işgalinden sonra tutuklanıp Malta Adası'na sürüldü. 1922'de sürgün dönüşü Tanin'i yeniden çıkardı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında çıkarılan yasaları ve bazı uygulamaları eleştirince İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat etti. 1925'te ikinci kez yargılandı, Çorum'a süresiz sürgüne gönderildi, Tanin gazetesi kapatıldı. 1926'da af sonucu cezası kalkınca İstanbul'a döndü. 1933-1940 arasında "Fikir Hareketleri" dergisini çıkardı. Atatürk'ün ölümünden sonra tekrar politikaya döndü. 1935-1939 arasında Çankırı, 1943-1946 arasında İstanbul milletvekili oldu. 1943-1947 arasında Tanin gazetesini tekrar yayınladı. Ulus gazetesinde başyazarlık yaptı. Ulus'ta yayınlanan bir yazısı nedeniyle dokunulmazlığı kaldırıldı. 1954'te bu kez Demokrat Parti aleyhindeki yazıları nedeniyle hapse mahkum edildi, ama cumhurbaşkanı tarafından affedildi. Öğrencilik yıllarında yazmaya başladı. Yazıları Mütalaa, Tarik, Sabah ve Saadet gibi gazetelerde yayınlandı. Biçim ve öz bakımından Ahmed Mithad etkisi görülen ilk romanı "Nadide" 1981'de basıldı. İkinci romanı "Hayal İçinde"de gerçekçi bir yaklaşım temelinde ruhsal çözümlemelere yer verdi. Öykülerinde İstanbul'da yaşayan azınlıkları, seçkin kişileri anlattı. Servet-i Fünun dergisinin yanında, Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi'nin kurulmasını sağladı. Ayrıca Servet-i Fünun karşıtı yazarlarla yapılan kalem kavgalarında hep ön planda yer aldı. Çeviriler yaptı, elli kadar eseri Türkçe'ye kazandırdı.

Hüseyin Cahit Yalçın'ın Eserleri

ROMAN: 

Nadide (1891)
Hayal İçinde (1901)

ÖYKÜ: 

Hayat-ı Muhayyel (1899)
Niçin Aldatırlarmış? (1922)
Hayat-ı Hakikiye Sahneleri (1909)

DİĞER: 

Kavgalarım (1910)
Edebi Hatıralar (1935)
Siyasal Anılar (1975)
Talat Paşa (1943)
Türkçe Sarf ve Nahiv (1908)
Benim Görüşümle Olaylar (4 cilt, 1945-47)
Seçme Makaleler (1951)

Servet-i Fünun Edebiyatı Sanatçı-Eser Tablosu

31 Aralık 2013 Salı

Servet-i Fünun Edebiyatı Sanatçı-Eser Tablosu

ROMAN
HİKÂYE
ŞİİR
ANI
TİYATRO
DİĞER
FEVFİK FİKRET
Doksanbeşe Doğru

Tarih-i Kadim, Haluk’un Defteri, Rübabın Cevabı, Rübab-ı Şikeste, Şermin



CENAP ŞAHABETTİN


Tamat

Yalan, Körebe
ÖZDEYİŞLER
 Tiryaki sözleri
Gezi Yazısı
Hac yolunda,
Avrupa Mektupları Suriye Mektupları
HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekâsı, Mai ve Siyah, Kırık Hayatlar
İzmir Hikâyeleri, Aşka Dair, Onu Beklerken, Kadın Pençesi Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet

Kırk Yıl,
Saray ve Ötesi
Kabus, Fare, Füruzan

MENSUR ŞİİR

Mensur Şiirler
MEHMET RAUF
Eylül, Genç Kız Kalbi, Son Yıldız, Define, Kan Damlası
Âşıkane,
Son Emel,
Aşkın Tarihi,
Üç Hikâye


Pençe, Cidal, Sansar
MENSUR ŞİİR

Siyah İnciler
HÜSEYİN CAHİT YALÇIN
Nadide,
Hayal içinde
Hayal-i Muhayyel, Hayat-ı Hakikiye Sahneleri

Edebi Hatıralar, Malta Adasında, Meşrutiyet Hatıraları


Eleştiri
Kavgalarım
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
Şık, Şıpsevdi, Mürebbiye, Metres, Tesadüf, Ben Deli Miyim?, Nimetşinas, Kuyruklu Yıldız Altında İzdivaç
Kadınlar Vaizi, Melek Sanmıştım Şeytanı, Gönül Ticareti, Tünelden İlk Çıkış
Katil Buse




AHMET RASİM



Gecelerim, Falaka
Monografi İlk Muharrirlerden Şinasi
Fıkra Şehir Mektupları, Eşkal-i Zaman,
 Gülüp Ağladıklarım

                           

Translate