Search

funun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
funun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ziya Paşa (1825-1880) Ayrıntılı Hayatı ve Eserleri

4 Ocak 2014 Cumartesi

Ziya Paşa (1825-1880)

1825′te İstanbul’da doğdu. Beyazıt Lisesi’ni bitirdi. Özel derslerle Arapça ve Farsça öğrendi. Bir süre Sadaret Mektub-i Kalemi’nde çalıştı. 1855′te Mustafa Reşit Paşa aracılığıyla sarayda Mabeyin Kâtipliği’ne atandı. Bu sırada Fransızca öğrendi. Ali Paşa sadrazam olunca saraydan uzaklaştırıldı. 1867′de Namık Kemal ile birlikte Londra’ya kaçtı. Birlikte Yeni Osmanlılar’ın yayın organı olan Hürriyet gazetesini yayınladılar. 1871′de İstanbul’a döndü. 1877′de vezir rütbesiyle önce Suriye Valiliği’ne ardından Adana Valiliği’ne atandı. 17 Mayıs 1880′de Adana’da yaşamını yitirdi.

Edebî Yaşamı

Ziya Paşa, Namık Kemal ve Şinasi’yle birlikte, Tanzimat’la başlayan “Batılılaşma” hareketinin etkisinde gelişen Batılılaşma Dönemi Türk edebiyatının ilk aşamasını oluşturan üç yazardan biridir. Ziya Paşa Türk edebiyatının kendi geleneğine sahip çıkmasını istemiş, şiir ve yazı dilinin halkın dili olması gerektiğini savunmuştur. Fransız İhtilali’nin getirdiği düşüncelerden etkilenmiş ve şiirlerinde Divan şiir biçimleriyle hak, adalet, uygarlık, hürriyet gibi temaları işlemiştir.
Ziya Paşa, yenilikçi düşüncelere sahip olsa da Divan şiir geleneğinden kopamaz ve şiirlerinde aruz ölçüsüyle ve ağır bir dille yazar. Ziya Paşa “Terci-i Bend” ve “Terkib-i Bend” isimli iki şiirinde ise insanın yazgısı ve gerçeği kavramanın olanaksızlığı, Tanrı’nın mutlak egemenliği gibi metafizik konular üzerinde durdu. Şiirlerindeki öğretici bir hava vardır. Sanatçı her ne kadar Yeni edebiyatı benimsese de dönem dönem ikiliklere düşer. Bu durumu iki eserinde görmek mümkündür. Birincisi Hürriyet gazetesinde çıkan “Şiir ve İnşa” makalesidir. Bu makalede yazar, Divan şiirini ağır bir dille eleştirirken Halk şiirinin bizim gerçek şiirimiz olduğunu savunur.
Sanatçı, bu görüşlerinin tam tersini daha sonraları Türk, Arap ve İran şairlerinden seçtiği şiirlerden oluşan “Harabat” antolojisinin ön sözünde savunur. Divan şiirine övgüler düzer. Ziya Paşa’nın yaşadığı bu çelişkiye Namık Kemal tepki gösterecek ve “Tahrib-i Harabat” ve “Takip” adlı eleştirileri kaleme alacaktır.
Özdeyiş haline gelmiş dizeleri vardır.
“Bi-baht olanın bağına bi katresi düşmez
Baran yerine dürri güher yağsa semadan”

“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir
Tekdirle uslanmayanın hakkı kötektir”

Kısaca özetleyecek olursak;

  • Düşünceleriyle yenilikçi, yapıtları ve yaşantısıyla eskiye bağlı bir sanatçı olan Ziya Paşa’daki tezat ve ikilik hem yaşantısına hem de yapıtlarına yansımıştır.
  • Hem biçim hem de hayalleri ve duyuş tarzı bakımından divan şiirine bağlıdır.
  • Divan şiiri nazım biçimlerini kullanan sanatçının lirik sayılabilecek gazelleri vardır.
  • Sade bir dili savunmuş, beğenmiş; ancak Arapça, Farsça tamlamalarla yüklü bir dil kullanmıştır.
  • Hece ölçüsüyle yazdığı birkaç türküsü dışında bütün şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır.
  • Tanzimat Edebiyatının bütün özelliklerini taşır. Tanzimat Edebiyatını oluşturan dört önemli etki (divan şiiri, mahallileşme etkisi, Batı etkisi, âşık tarzı) onun şiirlerinde ve düz yazılarında görülür.
  • Türk edebiyatında terciibent ve terkibibent türlerinin en önemli şairlerindendir.

Eserleri:


  • Hiciv: Zafername
  • Düzyazı: Rüya
  • Mektup: Veraset Mektupları
  • Şiir: Eş’ar-ı Ziya
  • Makale: Şiir ve İnşa
  • Anı: Defter-i Amal
  • Tercümeleri: Viardot’tan Endülüs Tarihî‘ni, Cheruel ile Lavallee’den Engizisyon Tarihî‘ni, J.J. Rousseau’dan Emil‘i, Moliere’den Tartuffe‘ü tercüme etmiştir.

Ziya Paşa Eser Özetleri

Şiir ve İnşa: Bu makalesinde divan şiirini Türk şiiri kabul etmez. Halk şiirini Türk şiiri olarak görür. Divan şiirini kişiliksiz, melez bir edebiyat olmakla suçlar.
Harabat: Üç ciltten oluşan bir antolojidir. Türkçe, Farsça, Arapça şiirlerden oluşan divan şiiri antolojisidir. Edebiyatımızdaki ilk edebiyat tarihi taslağı sayılır. Bu antolojisinin ön sözünde ise Şiir ve İnşa makalesindeki görüşlerinin aksini savunmuştur. Divan şiirini savunur, halk şairlerinin şiirlerini aşağılar, alaya alır. Halk şairlerinin şiirlerini eşek anırmasına benzetir. Bu çelişkilerden dolayı Namık Kemal “Tahrib-i Harabat” ve “Takip” adlı yapıtlarında Ziya Paşa’yı sert bir şekilde eleştirir.
Zafernâme: Tanzimat Döneminin en başarılı hiciv eseridir. Girit Savaş’ında donanmaya büyük yenilgi yaşatan Sadrazam Ali Paşa’yı över gibi görünerek hicveder. Nazım-nesir karışık bir eserdir. Üç bölümden oluşur: kaside, tahmis, şerh.
Defter-i Amal: Çocukluk anıları yer alır. Batılı anlamda Türk edebiyatında ilk anı örneğidir. J.J. Rouseau’nun “İtiraflar” adlı eserinden esinlenerek yazmıştır.
Rüya: Siyasi eleştiri niteliği taşıyan, düz yazı türündeki eseridir. Türk edebiyatında ilk röportaj sayılabilecek eser, karşılıklı konuşma tarzında yazılmıştır.
Eş’ar-ı Ziya: Ölümünden sonra kitap haline getirilen şiirleri yer alır.
Külliyat-ı Ziya Paşa: Ölümünden sonra kitap haline getirilen şiirleri yer alır.
Terkib-i Bent: Toplumsal çarpıklıkları eleştirir. Bağdatlı Ruhi’nin terkibibendine bir naziredir.
Terci-i Bent: Felsefi ve dini konuları işlemiştir. İnsanın faniliğini (geçiciliğini) kavrayıp gerçek varlığı (Allah’ı) aradığı bir şiirdir.
Emile: J.J. Rouseau’dan çeviridir.
Veraset Mektupları: Siyasi eleştiridir.
Engizisyon Tarihi: Cheruel ile Lavallee’den çeviri bir eserdir.
Endülüs Tarihi: Viardot’tan çeviri bir eserdir.

Eserleri


  • Zafername (1868, düzyazı şiir)
  • Rüya (ölümünden sonra, 1910)
  • Veraset Mektupları (ölümünden sonra 1910)
  • Eş'ar-ı Ziyâ (ölümünden sonra şiir, 1880)
  • Şiir ve İnşa Makalesi
  • Defteri Amal (anı niteliğinde)
  • Terkibi-i bent
  • Harabat

Tercümeleri


  • Viardot’tan, Endülüs Târihi'ni,
  • Cheruel ile Lavallee’den, Engizisyon Târihi'ni,
  • J.J. Rousseau’dan Emil’i,
  • Moliere’den Tartuffe’ü tercüme etmiştir

Bentlerle kurulan uzun bir nazım biçimidir. Yaşamdan, talihten şikayet; felsefi düşünceler, dini, tasavvufi konular ve toplumsal yergilerin işlendiği şiirlerdir. En az üç en fazla on bentten oluşur. Her bent genellikle 6 ila 10 beyitten oluşur. Bentlerin kafiye düzeni gazele benzer. Her bendin (terkib-hane, kıta) sonunda vasıta beyti denen bir beyit vardır. Her bendin sonunda farklı vasıta beyitleri kullanılır. Bunlar bentlerden ayrı olarak kendi aralarında uyaklanır. Bentlerin kafiyelenişi gazeldeki gibidir. aa xa xa xa xa xa bb cc xc xc xc xc xc dd . (aa aa aa aa aa aa bb cc cc cc cc cc cc dd) Edebiyatımızda Bağdatlı Ruhi ve Ziya Paşa bu türün iki önemli şairidir. ikisi de toplumsal konularda yazmıştır.
• Terkib-i Bent Özellikleri
• 1. Terkib-i bend, bentlerden oluşmuş bir nazım şeklidir.
2. Her bent 6 ile 10 arasında beyitten oluşur.
3. Bentlerin sayısı 3 ile 12 arasındadır.
4. Bentlerin kafiye düzeni gazeldeki gibidir.
5. Her bentin sonunda "vasıta beyti" adı verilen bir beyit bulunur. Vasıta beyti her hanenin sonunda değişir. Eğer değişmiyorsa terci-i bend olur.
• I. Bend: aa ba ca da ea . vv
II. Bend: bb cb db eb fb . yy
• 6. Hemen her türlü konunun ele alınabildiği terkibi bend edebiyatımızda çok kullanılmıştır.
• 7. Özellikle naat, mehdiye, hicviye vb. nazım türleri, sosyal konular, din, tasavvuf ve felsefe konuları, terkib-i bend nazım şekli ile rahatlıkla anlatılmıştır. Ancak terkib-i bendin başlıca konusu mersiyedir. (Bâkî'nin Kanunî Mersiyesi, Şeyh Gâlib'in Esrâr Dede Mersiyesi)
• 7. Aruzla yazılır.
8. En önemli terkib-i bend üstadı Bağdatlı Ruhi'dir. Tanzimat şairi Ziya Paşa da önemli bir isimdir

Ziya Paşa'nın Terkib-i Bend'inden Unutulmaz Beyitler

Tanzimat edebiyatının büyük şairlerinden Ziya Paşa (1825–1880) birer özdeyiş hâline gelmiş beyitleriyle meşhurdur. Ayrıca halkımızın ortak edebî ürünü olan bazı atasözlerini kendisine has üslûbuyla şiirlerinde işlemiş ve unutulmaz beyitler oluşturmuştur.
Ziya Paşanın şiirlerinde lirizm yoktur. Aşk, ölüm, ayrılık, sevgilinin güzelliği gibi temalardan uzak kalmıştır. O daha çok eskilerin “hikemî” dedikleri felsefî, dinî, metafizik meseleler üzerinde durmuştur. Ayrıca halkın bazı meselelerini ve ahlakî kusurları ele alarak okuyucuya öğütler vermeye, halkı bilgilendirip eğitmeye çalışmıştır.
Ziya Paşa amacına ulaşmıştır. Lise mezunu herkes Ziya Paşanın bir veya birkaç beytini kısmen de olsa bilir veya birisi okuduğu zaman o beyitleri hatırlar. Baba ile oğul, ağabey ile kardeş, usta ile çırak, öğretmen ile öğrenci ilişkilerinde sıkça görülen öğüt – azarlama – dayak üçlemesini harikulâde biçimde ifade eden; öğretmenlerin çoğunun bildiği, yeri geldikçe öğrencilerine okuduğu şu beyti işitmeyen yoktur sanırım:
Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir
 (Nasihat ile uslanmayanı tekdir etmeli -azarlamalı- , tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir -dayaktır-)

İç bade güzel sev var ise akl u şu’ûrun
Dünya var imiş ya ki yoğ olmuş ne umûrun
 (Aklın ve bilincin varsa şarap iç, güzel sev; dünya varmış, yokmuş umurunda olmasın.)

Cânan gide rindân dağıla mey ola rîzan
Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde
 (Sevgili gitse, rintler -âşıklar- dağılsa, şarap dökülse… Böyle gecenin sabahından ne hayır umulur?)

Bu beyitler Ziya Paşanın 12 bentten oluşan Terkib-i Bent şiirine aittir. Bu şiirin 10. bendinde 10, diğer bentlerinde 11’er beyit vardır. Yani Terkib-i bent 131 beyitten oluşan uzun bir şiirdir. Bu uzun şiirin 4, 5, 9. ve 10. bentleri daha çok sevilmiştir. Yazımın başında söz ettiğim, özdeyiş hâline gelen beyitler bu bentlerdedir.
Ziya Paşa karamsar bir insandır. Talihten şikâyet; bahtsızların, mazlumların asla mutlu olamayacağı, dünyanın çile çekme yeri oluşu gibi fikirleri birçok beyitte işler:

Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan
 (Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olanın bahçesine bir damlası bile düşmez.)

Fakat Ziya Paşaya hak vermemek elde değil. Karamsar insanların dillerine pelesenk ettikleri şu beyitler de Ziya Paşaya aittir:

Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-i fenâdan
Başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan
 (Faniliğin kan dolu çeşmesinden bir yudum içen, bir daha başını belâ yağmurlarından kurtaramaz.)

Yani yaşadığımız şu fani dünya kötülüklerle doludur. Bu dünyaya gelip de bir yudum su içerek dünya nimetlerinden faydalanan bir insan bir daha başını sıkıntı ve dertlerden kurtaramaz.
Ziya Paşa aynı karamsarlıkla, aynı düşünceyi, farklı kelimelerle tekrar ifade ediyor:

Asude olam dersen eğer gelme bu cihâna
Meydâna düşen kurtulamaz seng-i kazâdan
 (Eğer mutlu ve sakin olmak istersen bu dünyaya hiç gelme; çünkü şu hayat meydanına bir defa düşen kaza taşlarından -ızdırap verici dertlerden- kurtulamaz.)

Ziya Paşa, dünyanın fani oluşunu 5. bentte iki mükemmel beyitle ifade ediyor:

Dehrin ne safâ var acaba sîm ü zerinde
İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde
 (Dünyanın altınında ve gümüşünde ne mutluluk olabilir ki? İnsanlar ahiret yolculuğuna çıkarken bunların hepsini geride bırakır.)

Bu beytin devamı olan beyit daha da meşhurdur ve bir atasözü gibi edebiyatseverler tarafından ezbere okunur:

Seyretti havâ üzre denir taht-ı Süleyman
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde
İslâm mitolojisine göre Hazret-i Süleyman’a peygamberlik gibi yüce bir sıfattan başka çok büyük bir servet de bahşedilmişti. Öyle ki gelmiş geçmiş insanların en zengini oydu. Bunlardan başka Allah’ın bir lûtfu olarak kurda, kuşa, ateşe ve suya hükmedecek güçleri vardı. Bu kudret ve ihtişamın timsali olarak gökyüzünde uçabilen bir tahta sahipti. Ziya Paşa bu beyitte: “Süleyman’ın tahtı hava üzerinde uçuyordu derler, dünyanın geçiciliğine bak ki o muazzam saltanatın bile yerinde şimdi yeller esiyor.” demektedir. Bu konuda halkımızın bir deyişi vardır: Dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış… Bu sözde ve Ziya Paşanın beytindeki Süleyman, Kanunî Sultan Süleyman değil, Peygamber Süleyman’dır.
Ziya Paşa maceralı bir hayat yaşamıştır. Sarayda görev yapmış; sadrazamlarla, padişahlarla sohbet etmiş; hükümetler değiştikçe gözden düşmüş, Yeni Osmanlılar Cemiyetine katılarak yurt dışına kaçmak zorunda kalmış, yurt dışında gazete çıkarıp hükümetin aleyhinde yazılar yazmış, hükümet değişince İstanbul’a gelip yüksek mevkilerde görevler üstlenmiştir. Sadrazam Ali Paşayı hicvettiği Zafernâme isimli mesnevisi de o dönemde meşhur bir eserdi. Terkib-i Bentte beceriksiz devlet adamlarını, âlimleri eleştiren harika beyitler vardır.

Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde
 (Birçok acemi müneccim gökte yıldız ararken gaflete dalarak yollarındaki kuyuyu görmezler.)

Takdir edersiniz ki Ziya Paşa bu beyitte astronomi ile uğraşan bilim adamlarını eleştirmiyor. Şairin asıl anlatmak istediği, bazı insanların kendilerinden beklenen işlerle uğraşmayıp gerçekleşmesi imkânsız ham hayallerin peşinde koşmaları ve gülünç duruma düşerek başlarına kötü işler açmalarıdır.
Şimdi sıra, dillere pelesenk olmuş sözlerden dediğim bir beyte geldi:

Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
 (Kişinin aynası işidir, lâfa bakılmaz; bir kişinin aklının seviyesi yaptığı işte görünür.)

Ne kadar doğru bir fikir değil mi? Güzel fikirler güzel biçimlerle ifade edilmelidir. İşte örneği… Ziya Paşa lâfla peynir gemisi yürütenleri, iş değil lâf üretenleri, boş teneke gibi çok ötenleri eleştirmeye devam ediyor:

Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât
Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde
 (Onlar ki dünyaya lâf ile nizam verirler. Onların evlerine gidip bakın, hanelerinde bin türlü ihmal ve düzensizlik görürsünüz.)

Bu beyitte çizilen insan tiplerinin ne kadar çok olduğunu hepimiz biliyoruz. Lâfa gelince mangalda kül bırakmayan, mahalle muhtarından Cumhurbaşkanına kadar herkesi eleştiren nice insan vardır ki çoluk çocuğuna söz geçiremez, evinde bir huzur ve düzen sağlayamaz.
Ziya Paşa karamsar bir kişiliğe sahiptir, dedik fakat vatanına sadıktır ve inançlı bir insandır. Beşinci bendi yine atasözlerinden yararlanarak, özdeyiş hâline dönüştürdüğü güzel bir beyitle bitirir:

İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrah
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah
 (İnsan hayatta tiksinti verici hilelerle, kötülüklerle karşılaşsa bile Allah’a ve vatanına sadakatten vazgeçmemelidir, Allah doğruların yardımcısıdır.
Yine aynı şiirin 8. bendinde aynı fikirleri şu beyitle dile getirir:

Allah’a tevekkül edenin yaveri Haktır
Nâşad gönül bir gün olur şâd olacaktır.
 (Allah’a inanıp kaderine sabırla razı olanların yardımcısı Allah’tır, mutsuz gönüller bir gün elbet mutlu olacaktır.)

Ziya Paşanın, atasözleri gibi unutulmayan beyitlerinden biri de “Huyu yumuşak kişilerin gazabından Allah’a sığın; yumuşak huylu atın çiftesi çok serttir.” anlamına gelen aşağıdaki beytidir.

Allah’a sığın şahs-ı halîmin gazabından
Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir.
Devletin kendisine verdiği yetkileri kişisel çıkarları için kullanan yöneticiler vardır. Çıkarları için halka zulmeden, hatta devletin parçalanmasına ve çökmesine göz yuman insanlar her devirde az veya çok mevcut olmuştur. Devletini ve halkını soyan bu insanlar öyle güçlü ve nüfuzludur ki onları halkın çoğunluğu şerefli, vatansever zanneder. Fakat Victor Hugo’nun Sefiller romanında anlattığı, bir parça ekmek çalan kişi zindanlarda sürünür, kürek mahkûmu olur. Ziya Paşa her devirde, her toplumda görülen bu acı sosyal gerçeği çerçevelenip duvara asılması gereken bir beyitle ifade etmiş:

Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz
Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir.
 (Milyonla çalanlar yüksek ve şerefli mevkilerde baş dik, alnı açık olarak bulunur; birkaç kuruş çalan hırsız ise kürek cezasına çarptırılır.)

Bu beyitte anlatılanların doğruluğu şu son yirmi yılda kaç defa kanıtlandı değil mi? Ziya Paşa uyanıp da günümüze dönse “Hiçbir şey değişmemiş; boşuna yazmışım.” diye hayıflanmaz mı?

Milletimiz ruh asaletine önem verir. İnsanları dış görünüşüyle değil karakteriyle değerlendirmeye çalışır. Sonradan görmeleri, dönekleri sevmez. Biçim yönünden başka milletleri taklit edenler, dış görünüşleriyle başkalarını etkilemeye çalışanlar edebiyatımızda sürekli eleştirilmiş ve onlarla alay edilmiştir. Çünkü herkes bilir ki kılık kıyafetle bilgin, komutan, bey, hanımefendi olunamaz. Asalet insanın içindedir. Bir atasözümüzün dediği gibi insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur. Ziya Paşa halkımızın bu konulardaki düşüncelerini özlü ve özgün bir ifadeyle şöyle anlatmış:

Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma
Zer-dûz palan vursan eşek yine eşektir
 (Kötü asıllı birine üniforma soyluluk mu verir; eşeğe altın işlemeli semer vursan yine eşektir. )

Terkib-i Bend’in 10. bendi sosyal içerikli beyitlerden oluşmaktadır. Bu bentlerde konu Batı taklitçiliği, kendi vatanını ve milletini küçük görüp yabancılara şikâyet etmek, hainleri ve hırsızları korumak gibi günümüzde de görülen sorunlardır. Ziya Paşa bazı ters uygulama ve anlayışların yeni çıktığını söylemektedir. Fakat bu olumsuzluklar günümüzde de devam etmektedir. Eski, kemikleşmiş, adeta kangren olmuş sorunlardır bunlar ve derhal neşterle kesilip atılmalıdır. Bu bendin ilk beyti şudur:

İkbâl için ahbabı siayet yeni çıktı
Bilmez idik evvel bu dirayet yeni çıktı
 (Yüksek mevkilere erişebilmek için dostlarını çekiştirmek yeni çıktı; önceden bilmezdik, bu türden hüner ve beceri yeni çıktı.)

Sirkat çoğalıp lâfz-ı sadâkat modalandı
Nâmus tamam oldu hamiyyet yeni çıktı
 (Hırsızlık çoğalıp sadakat sözü moda haline geldi, namusu bitirdik, hamiyet yeni çıktı)

Düşmanlara ahbâbını zemm oldu zerafet
Dildardan ağyâra şikâyet yeni çıktı
 (Düşmanlara dostları yermek bir incelik oldu; başkalarına gönül dostlarından şikayet yeni çıktı)

İş ve memuriyet hayatı olan herkes Ziya Paşa’nın ne kadar haklı olduğunu çok iyi bilir. Özellikle yükselme hırsıyla yanıp tutuşan bazı insanlar çok çalışıp yeteneklerini göstermek yerine koltuğuna göz diktiği amirlerini, çalışma arkadaşlarını kötülemeye çalışır. Daha sonra koltuk kapma uğruna yağcılık, yardakçılık, kayırma, karalama, itham ve ihanet başlar.

Sâdıkları tahkir ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı
 (Allah’a ve vatanına sadık olanları aşağılamak ve onları reddetmek kural hâline geldi, hırsızlara ikramda bulunmak ve yardım etmek yeni çıktı.)

Hak söyleyen evvel dahi menfur idi gerçi
Hainlere amma ki riayet yeni çıktı
 (Gerçi eskiden de doğruyu söyleyenlerden nefret edilirdi ama hainlere saygı göstermek, onları koruyup kollamak, onların emirlerine uymak yeni çıktı.)

Milliyeti nisyan ederek her işimizde
Efkâr-ı Frenge tebaiyyet yeni çıktı
 (Yaptığımız her işte millî birlik ve şahsiyeti unutarak Avrupalıların fikirlerine uymak yeni çıktı.)

Ziya Paşa nur içinde yatsın. Keşke günümüzde de Ziya Paşalar olsaydı. Olsaydı da çarpıklıkları, kokuşmuşlukları böyle güzel şiirlerle haykırsaydı…

Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık
Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık
 (Eyvah bu oyunda bizler yine yandık, çünkü zarar ortada bu konuda bilmem biz ne kazandık)

Sami Paşazade Sezai (1960-1936) Ayrıntılı Hayatı ve Eserleri

Sami Paşazade Sezai (1960-1936)

Sami Paşazade Sezai 1860 yılında doğmuştur. Devrin ileri gelen isimlerinden Sami Paşa’nın oğludur. Sanatçı normal okullara devam etmemiş, özel bir öğrenim görmüştür. Yirmi yaşına kadar resmi bir görev almayıp, edebiyat konusundaki bilgilerini artırmayı tercih etmiştir. 1880′de Evkaf Nezareti’ne (Vakıflar Müdürlüğü) memur olmuştur. Babasının ölümünden sonra da Londra elçiliği ikinci kâtipliğine atanan Sezai, orada kaldığı dört yıl boyunca İngiliz ve Fransız edebiyatlarını yakından izleme fırsatını bulmuştur. Elçilikteki görevinden istifa ederek İstanbul’a döndüğünde tekrar memurluğa devam eden sanatçı, yedi yıl süren Meşrutiyet döneminde sanatını olgunlaştırmıştı. Siyasi baskılardan dolayı Paris’e giden sanatçı, 1908 yılına kadar orada kalmıştır.

Edebî Kişiliği

Sami Paşazade Sezai Divan edebiyatına karşı çıkmış ve Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan gibi yazarların etkisiyle Batı edebiyatına yönelmiştir. Fransız sanatçı Alphonse Daudet’den esinlenerek yazdığı kısa öykülerle Batılı anlamda ilk gerçekçi ürünleri vermiştir. 1874′te “Kamer” gazetesinde yayımlanan söylev türündeki ilk yazılarıyla adını duyurmuştur. İlk kitabı 3 perdelik tiyatro oyunu “Şîr” 1879′da basıldı. İlk romanı olan ve kendisine büyük ün sağlayan “Sergüzeşt”, Türk edebiyatında romantizmden gerçekçiliğe geçişin başarılı örneklerinden biri sayılır. Hikâye ve romanlarında halkın içinden kahramanları kendi dilleri, çevreleri ve günlük yaşamlarıyla yansıtmıştır. Hikâye ve romanlarında dönemine göre güçlü bir tekniğe sahiptir. Küçük, önemsiz ve şaşırtıcı konuları ruh, çözümlemeleriyle, doğal ve günlük konuşma diliyle işler. Şiirlerinde romantizmin, roman ve hikâyelerinde realizmin izlerini görmek mümkündür.

Kısaca özetleyecek olursak;


  • Roman ve öykülerinde realizm akımının etkisindedir. Romancılığımızı realizme yönelten kişidir.
  • Roman ve öykülerinde halkın içindeki kahramanları kendi dilleri, çevreleri ve günlük yaşamlarıyla yansıtmıştır.
  • Öykülerindeki teknik, romanlarındaki teknikten güçlüdür. Küçük, şaşırtıcı, önemsiz konu ve olayları, ruh çözümlemeleriyle, doğal ve günlük konuşma diliyle işler. Eserlerinde gözleme önem vermiştir.
  • Betimlemelerde ağır bir dil kullanmıştır. Konuşma bölümlerinde sade ve doğal bir dil kullanmıştır.
  • Sanat için sanat anlayışını benimsemiştir.
  • Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk öykü (Küçük Şeyler) örneklerini yazmıştır.
  • “Jack” adlı romanı Türkçeye çevirmiştir.

Eserleri

Tiyatro: Şîr
Düzyazı: Rümuzul Edep, İclal
Hikâye: Küçük Şeyler (Batılı anlamda ilk öykü örneklerini içerir. Eserdeki bazı hikâyeler çeviridir.)
Roman: Sergüzeşt
Çeviri: Jack

Sami Paşazade Sezai Eser Özetleri

Sergüzeşt: Romantizmden realizme geçişte bir köprüdür. Eserde romantizmin özellikleri ağır basar. “Esaret” teması işlenmiştir. Dilber adındaki bir esir kızın acıklı yaşamı realist tarzda anlatılır.
Kafkasya’dan getirilen dokuz yaşında bir kız çocuğu olan Dilber, cariye olarak bir eve satılır ve evde çok eziyet görür. Nihayet efendisi, memur olarak dışarı gideceği için yol parası bulmak amacıyla Dilber’i de lüzumsuz bazı ev eşyasıyla beraber satar. Dilber’i satın alan esircinin evinde büsbütün başka bir hayat başlar; Dilber, ud çalmayı, şarkı söylemeyi öğrenir. Birkaç yıl süren bu maddi rahatlık içinde Dilber büyümüş, güzelleşmiş ve değeri de artmıştır. Tekrar Asaf Paşa isminde zengin birine satılır. Asaf Paşa’nın konağında daha iyi imkânlara kavuşur. Terbiyesine devam eder, hatta Fransızca bile öğrenmeye başlar. Fakat öyle bir muamele görür ki içinde insanı inciten bir şey vardır. Evin hanımı, Dilber’i insan yerine koymaz. Evin genç oğlu Celal bir süre sonra Dilber’i sever; fakat çok azametli olan annesi, oğlunun bir köle parçasıyla meşgul olmasına tahammül edemeyerek kızı tekrar satılığa çıkarır ve bu sefer Dilber, zengin bir Mısırlıya satılarak onunla Mısır’a gider. Dilber’in bu kayboluşu Celal Bey’i deli eder. Bütün bu olumsuzluklar karşısında daha fazla dayanamayan Dilber, esaretten kurtulmak için kendini Nil Nehri’ne atar.

Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1904) Ayrıntılı Hayatı ve Eserleri

Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1904)

Tanzimat edebiyatı ikinci dönem yazarlarından olan Recaizade Mahmut Ekrem’e göre şiirin, edebiyatın ve geniş anlamda sanatın, insanda değişik duygular uyandıran güzelliklerini anlatmaktan başka bir amacı yoktur, siyaset, toplum ve ahlak sorunları şiiri ilgilendirmez. Bu düşünceyle Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat Dönemi’nin edebiyatta bir tür toplumsal ahlakın ve siyasal düşüncelerin savunuculuğunu yapan birinci kuşak sanatçılardan ayrılır.

HAYATI

Devrin tanınmış bilim ve sanat adamlarından olan Recai Efendi’nin oğlu olan Recaizade Mahmut Ekrem 1 Mart 1847’de İstanbul’da doğdu. Bayezit Rüştiyesi ve Mekteb-i İrfaniye’de okuduktan sonra, 1858’de girdiği Harbiye İdadisi’nden sağlığının bozulmasından dolayı öğrenimini bitirmeden ayrıldı ve 1862’de Hariciye Mektubi Kalemi’nde memurluk görevi aldı. Burada hem Fransızca öğrenmeye başladı hem de Tanzimat edebiyatını yaratan Namık Kemal, Leskofçalı Galip, Hersekli Ahmet Hikmet gibi ozan ve yazarlarla dostluk kurarak edebiyatla ilgisini pekiştirdi. İlk yazılarını başta Tasvir-i Efkâr’da olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yayımladı.
Bu ürünler eski edebiyat anlayışını sürdüren denemelerdir. Hariciye Mektubi Kalemi’nde yakınlaştığı, Tasvir-i Efkâr’ın sorumlusu Namık Kemal’in 1867’de Paris’e gitmesinden sonra, gazetenin sorumluluğunu üstlendi. 1868’de Danıştay üyeliğine atandı, daha sonra bu kurumda başmuavin oldu.
İlerlettiği Fransızcasıyla Fransız edebiyatını yakından izleyen ve tiyatroyla ilgilenen Recaizade Mahmut Ekrem, 1870’te konusu Fransa’da geçen ve kahramanları Fransız olan Afife Anjelik adlı oyununu yayımladı. 1871’de de eski edebiyat anlayışını sürdüren şiirlerini ve düzyazı parçalarını Nağme-i Seher (sabah ezgisi) adıyla kitaplaştırdı. Aynı yıl, yeni kurulan Nafıa Dairesi’ne, 1872’de Tanzimat Dairesi’ne atandı, daha sonra burada başmuavin oldu. 1874’te yeniden Mekteb-i Mülkiye’de edebiyat öğretmenliğine getirildi. Bu okulda o zamana kadar sürdürülen öğretim anlayışını değiştirerek derslerde Batılı bir yöntem izledi. Ders notlarını düzenleyerek oluşturduğu Talim-i Edebiyat adlı eleştri ve kuram kitabını taşbaskı olarak bastırıp ders kitabı olarak okuttu. Bu kitapta geliştirdiği yeni edebiyat eleştirisi anlayışı ve bu anlayışı uygulayarak yazdığı şiirleri içeren üç ciltten oluşan Zemzeme (ezgili sesler, 1883, 1884, 1885) kitabına eski edebiyat yandaşlarınca yapılan saldırılar nedeniyle tartışmalara girişti. Zemzeme’nin üçüncü cildinin önsözünde ve Takdir-i Elhan kitabındaki görüşler de eski edebiyat yandaşlarınca saldırıya uğradı.(bu saldırıların en ağırı, Muallim Naci’nin 1886’da tefrikaya başladığı Demdeme’dir. Demdeme’nin tefrikası, yarattığı yankılar nedeniyle, resmi makamlarca yarıda kesildi.)
Recaizade Mahmut Ekrem 1896’da Temyiz Mahkemesi reisliğine, aynı yıl Tanzimat Dairesi reisliğine getirildi. Bu arada Talim-i Edebiyat’taki kimi metinlerin sansürce çıkarılmasının istenmesi üzerine Mülkiye Mektebi’ndeki görevinden ayrılmak istedi, ama maarif nazırı Mustafa Paşa’nın araya girmesiyle vazgeçti ve Galatasaray Lisesi’nde görev aldı. Ancak Mustafa Paşa’nın nazırlıktan ayrılması üzerine iki okuldaki görevini de bıraktı.
Bu tartışmalar ve sansürün baskısı nedeniyle şiirden uzaklaşarak, yeni yetişenleri yönlendirmeye, yapıtlarını eleştirmeye ve öykü yazmaya yöneldi. “Saime” adlı öyküsünün tefrika edilmesi sansürce yarıda kesildi. İtalya’nın saldırısı sırasında baş gösteren salgın hastalığı yerinde inceleyecek olan kurula katılarak 1890’da Trablusgarp’a gitti. Yurda döndükten sonra Büyükada’da oturmaya mecbur edildi. Bu dönemde Şemsa adlı öykü kitabıyla tek romanı Araba Sevdası’nı yayımladı.
Recaizade Mahmut Ekrem, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra 1909’da evkaf ve maarif nazırlıklarına getirildi sonra aynı yıl ölünceye kadar sürdüreceği Ayan (senato) üyeliğine atandı. 31 Ocak 1914’te İstanbul’da öldü.

SANATININ ÖZELLİKLERİ VE GÖRÜŞLERİ

İlk şiirlerinde eski anlayışı sürdüren Recaizade Mahmut Ekrem tehliller, münacatlar, naatlar, övgüler ve gazeller yazdı. Namık Kemal ve Abdülhak Hamit’in etkisiyle şiirlerini yenileştirerek geliştirdikten sonra, Divan edebiyatının dil ve anlatımını taklit eden bu şiirlerini beğenmediğini belirtti. Ona göre şiirin, edebiyatın ve geniş anlamda sanatın, insanda değişik duygular uyandıran güzelliklerini anlatmaktan başka bir amacı yoktur. Siyaset, toplum ve ahlak sorunları, şiiri ilgilendirmez. Sanatçı yapıtını bir ahlak dersi vermek için değil, duygu, düşünce ve hayal güzelliklerine ulaşmak için yazar. Bu bakımdan Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat döneminin edebiyatta bir tür toplumsal ahlakın ve siyasal düşüncelerin savunuculuğunu yapan birinci kuşak sanatçılardan ayrılarak, Servet-i Fünun şiirini hazırlayan sanatçıdır. Güzelliğin, düşünce, duygu ve hayal güzelliği olarak üç bölümde toplandığını belirtir. Zemzeme adlı üç ciltlik kitabındaki şiirlerde duygu güzelliğine yönelmiştir. Ona göre, şiirde biçimi, yüksek, süslü ve alelade olmak üzere üçe ayırdığı üslup belirler. Kendi şiirlerinde bu üç üslubu da denemiştir.
Şiirlerinde günlük yaşam, anılar, aşk, doğa ve özellikle ölüm konularını işleyen Recaizade Mahmut Ekrem, dil konusunda da Tanzimat edebiyatının birinci kuşağının ulaştığı yalınlıktan ayrıldı, şiirin kendisine özgü bir dili ve sözcük dağarcığı olduğunu belirterek Servet-i Fünun’un şiir dilinin çıkış noktasını oluşturan bu dil anlayışını şiirlerinde uyguladı ve edebiyat dilinin konuşma dilinden ayrılmasına yol açtı.
Eleştiri yazılarıyla yeni kuşağın edebiyat anlayışını yönlendiren Recaizade Mahmut Ekrem ‘e göre şiirdeki üslup güzelliğini ölçü ve uyak yaratmaktadır. Uyağın eski edebiyattaki gibi göz için değil kulak için kullanılması gerektiğini, yani yalnız yazılışı değil, sesleri benzeyen sözcüklerin de uyak olabileceğini söyleyerek uyak anlayışına da yenilik getirmiştir. Türkçe sözcüklerin, özellikle yüklemlerin müzik değeri olmadığını ileri sürmesi, dilde yalınlıktan uzaklaşmasının bir başka nedenidir.

ÖYKÜLERİ VE ROMANI

Recaizade Mahmut Ekrem’in Muhsin Bey Yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1889) ile Şemsa (1896) adlı iki uzun öyküsü, öykü tekniği bakımından zayıf, romantik yapıtlardır. 1898’de yayımlanan tek romanı Araba Sevdası, Tanzimat edebiyatı romanında Batılılaşmayı yanlış yorumlayan, bu nedenle gülünç duruma düşen bir züppe genci anlatır. Gerek olay, gerekse roman tipleri bakımından özgün bir yapıt olan Araba Sevdası’nda Türk romanında ilk kez gülmece ögeleri işlevsel olarak kullanılmıştır. Tanzimat edebiyatı romanının betimlemede süslü, konuşmalarda yalın dil kullanma anlayışı bu romanda da görülmekle birlikte, Recaizade Mahmut Ekrem’in roman dili yalın sayılabilir. Romanda ruhsal betimlemeler de önemli yer tutar. Araba Sevdası gerçekçi yöntemle yazılan ilk Türk romanlarından biridir.

TİYATRO OYUNLARI

Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat edebiyatında ortaya çıkan tiyatro türünde de ürün verdi; ancak bu türdeki yapıtları özgünlük ve yetkinlikten uzaktır. İlk oyunu Afife Anjelik’in çeviri olma olasılığı da vardır. Chateaubriand’dan çevirdiği, romandan uyarlanan Atala Yahut Amerika Vahşileri’nden (1873) sonra yazdığı Çok Bilen Çok Yanılır güldürüsü ile Namık Kemal ‘in etkisindeki Vuslat onun tiyatro yazarı olarak en etkin yapıtlarıdır.

ESERLERİ

ŞİİR: Nağme-i Seher (sabah ezgisi, 1871), Yadigar-ı Şebab (gençlik andacı, 1873), Zemzeme (üç cilt, 1883, 1884, 1885), Tefekkür (düşünce; şiir- düzyazı, 1888), Pejmürde (solmuş; şiir- düzyazı, 1895), Nijad Ekrem (şiir- düzyazı, 2 cilt, 1910, 1911), Nefrin (ilenç, 1916)
ÖYKÜ: Muhsin Bey Yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1889), Şemsa (1895)
ROMAN: Araba Sevdası (1898)
ELEŞTİRİ: Talim-i Edebiyat (taşbaskı olarak 1879,1882), Kudemadan Birkaç Şair (eski ozanlar üstüne eleştiriler, 1885), Takdir-i Elhan (M. Tahir’in el kitabı eleştirisi, 1886), Takrizat (1898)
OYUN: Afife Anjelik (1870), Atala Yahut Amerika Vahşileri (1873), Vuslat (1874), Çok Bilen Çok Yanılır (yazılışı 1874, yayımlanışı 1916).

Kısaca R. Mahmut Ekrem'in Edebi Kişiliği

1. Tanzimat ikinci dönem sanatçılarından Recaizade Mahmut Ekrem; şiir, roman, tiyatro, hikaye ve eleştiri türünde eserler vermiş, dönemin genç kuşaklarına örnek olmuş bir sanatçıdır.
2. Bu dönemde eski edebiyat taraftarlarıyla, özellikle Muallim Naci ile, kalem mücadelesi yapan öncü sanatçılardandır. Yeni edebiyatı savunanların hocası olmuştur.
3. Servet-i Fünun dergisinin başına Tevfik Fikret'i getirerek Edebiyat-ı Cedide hareketinin hazırlayıcısı olmuştur.
4. Şiirleri sanat bakımından pek güçlü olmayan sanatçı, sanat için sanat ilkesiyle yazmış, kulak için kafiye görüşünü ilk kez ortaya atarak bu konuda büyük bir tartışma başlatmış; göz için kafiye anlayışında olan Muallim Naci ile büyük bir tartışmaya girmiştir.
5. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirleri de olmakla birlikte, aruza bağlı kalmıştır.
6. Güzel olan her şeyin şiir olabileceği fikrinin savunucusudur.
7. Batı edebiyatı nazım şekillerini başarıyla kullanmıştır.
8. Şiirlerinde hüzün ve acı vardır. Piraye, Emced, Nijad adlı çocuklarının ölümünü görmüş olması ona içli ve acı dolu şiirler yazdırmıştır. Hüzünlü duygular, ölümü hatırlatan tabiat manzaraları, solgun güller, romantik güzellikler şiirlerinde işlediği konulardandır.
9. Düzyazı alanındaki en önemli eseri, edebiyatımızın Batılı anlamdaki ilk realist romanı sayılan Araba Sevdası'dır. Bu eserde, yanlış ve bilinçsizce Batıyı takip etmeye çalışan Bihruz Beyin ne hallere düştüğü anlatılır. Realist çizgilerle ve ince bir mizahla bilinçsiz şekilde Batılı olmaya çalışan insanlar bu eserde göz önüne serilir.
10. Şiirlerinde romantizmin, tiyatrolarında klasisizmin etkileri görülür.

Muallim Naci (1850-1893) Ayrıntılı Hayatı ve Eserleri

Muallim Naci (1850-1893)

Tanzimat dönemi Edebiyatımızın şair ve yazarlarından olan Muallim Naci, divan şiiri akımına yeniden hız vermeye çalışır, bu yoldaki şiir çalışmaları sırasında, yeni zevkin o günkü temsilcileriyle tartışmalara girer, medrese kültürü etkisiyle divan şiiri etkisiyle divan şiiri yazarken, Avrupai zevke uygun şiirler de yazar.

HAYATI

Asıl adı Ömer olan Muallim Naci, 1850’de İstanbul’da doğar. 1857’de babası ölünce, annesiyle birlikte Varno’daki dayısının yanına gider. Varno Medresesi’nde öğrenimini yaptıktan sonra 1867’de Varno Rüştiyesi’nde öğretmenliğe başlar. Bu arada, Naci mahlasıyla şiirler yazar. Mutasarrıf Sait Paşanın yanında Rumeli ve Anadolu’da çeşitli yerlerde memurluk yaptıktan sonra İstanbul’a döner ve 1883-1885 yıllarında Tercüman-ı Hakikat gazetesinin edebi yayınlarını idare eder. Daha sonra Saadet ve Vakit gazetelerinde çalışır, ayrıca Mekteb-i Sultani ve Mekteb-i Hukuk’ta öğretmenlik yapar. 1891’de vakanüvis olan Muallim Naci ilk yazıları “Tuna” gazetesinde çıkar. Bazı manzumeleri açık, duru bir dille yazılmış olması dolayısıyla sevilir. Bütün eserlerinde Doğulu bir ruh ve biçim görülür. Divan şiiri akımına yeniden hız verir. Yeni edebiyatın o günkü temsilcileri Recaizade Mahmut Ekrem ile Abdülhak Hamit Tarhan’a karşı koyar. Yazdığı bir anı kitabı, çağı için üstün bir sadeliktir. Ayrıca Arap, Fas, Fransız edebiyatlarından çevirileri de vardır. Kitaplarının sayısı kırkı bulur. Muallim Naci, 13 Nisan 1893’te henüz kırk üç yaşında iken
İstanbul’da ölür… Mezar taşında nesih hatla kendinin şu beyiti yazlıdır:

Hak perestim arz-ı ihlas ettiğim dergah bir
Bir nefes tevhidden ayrılmadım Allah bir.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Muallim Naci, Divan edebiyatı şiirinin terk edilmesine razı değildir. Yeni bir çaba ile Divan şiirinin canlandırılmasını ister. Divan şiirinin geleneklerinden uzaklaşmaya başlayan Tanzimat şairleriyle bu yüzden tartışmaya girişir. Öğretmen olduğu için, kusurlara ve hatalara karşı tepkisi vardır. Şiirlerinde bu tepkilerini fırsat buldukça yansıtır. Eski biçim şiire Divan şiirine bağlılığını sürdürürken, duru sayılabilecek bir Türkçe’yi şiirlerinde kullanmaya çalışmaktan da geri kalmaz.

SANATI

Muallim Naci Varno’da öğrenim yıllarında Ahmet Mithat Efendi’nin eserlerini okuduğu bilinmektedir, bunun yanında Namık Kemal, Ziya Paşa ve Hamid’i de okumuş olacağı tahmin edilmektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Naci’deki açık ve sade anlatım kapılarının bu yıllarda okuduğu eserler, özellikle Ahmet Mithat Efendi sayesinde açıldığını söyler. Böylece ondaki sadeliğin daha işin başında var olduğunu görürüz.
Naci’nin sanat dünyasının ve şiirindeki gurbet, yalnızlık, hüzün ve küskünlük şeklinde görünen belli başlı üç-dört ana temanın oluşumunda Rumeli ve Anadolu’nun birçok yerlerinde dolaşmasının olumlu, olumsuz birçok etkisi olur. Şiirlerinin, devrinde o kadar çok tartışma konusu edinilmesinin iki nedeni vardır. İlkini Naci kendisi belirtir: “Şimdi herkes öyle külfetli ifadeden hoşlanmıyor. Külfetten azade sade sözü seviyor. Onun için benim vakalarım da sevildi.” (Yazmış bulundum mukaddimesi) İkincisiyse, yenileşme gibi yabancılaşma akımının örneklerine karşı, onun eski şiirin üstatlarını andırır gazellerle çıkışıdır. O kendi şiirlerinde değişik denemelere gidebildiği halde, onu gençlere ve devrin bazı üstatlarına önemseten şey eskiyi devamlı olarak öne almasıdır.
Naci, çağdaşları olan Yenişehirli Avni Bey, H. Arif Hikmet Bey, Kazım Paşa ve diğerlerinin yanında eski şiiri sürdürürken, onlardan ayrı olarak da batı edebiyatını kendine göre değerlendirir. Onun sanat hayatına bakıldığında, zaman zaman kavgasını da yaptığı Türk dilini sadeleştirme, grameri doğru kullanma çabalarını da göz önünde bulundurmak gerekir. O, Türkçe’de yeni yeni öğrenilmeye başlanan ve zevk alınan gramerin kahramanıdır. Kendinden hemen sonra değilse bile daha sonra edebiyatımızda bütün dallarda topluca gerçekleşen sadeleşme olayında Naci’nin büyük etkisi vardır. Ayrıca döneminde önemli bir yer dolduran, nesline ve sonrakilere kadar uzanan hocalığı da vardır. Onun şiir tekniği ve aruzu kullanıştaki ustalığından Tevfik Fikret başta olmak üzere İsmail Safa, Nabizade Nazım; sonraları Mehmet Akif ve Yahya Kemal önemli şekilde yararlanır.
Muallim Naci’nin şiirinden hemen sonra denemeleri ve deneme yazarlığı gelir. O denemelerinde bazen bir hoca, bazen de bir eleştirmen tavrını takınır. Denemelerinde en çok değer verdiği ve üzerinde ısrarla durduğu şey, ahlak kavramı ve bu kavramın toplumdaki uygulanışıdır.
O, kendi denemelerini “külfetsiz makaleler” diye nitelendirir. Onun bu tür yazılarında sadelik kadar canlılık, akıcılık ve modern denemedekine benzer bir biçimde okuyucuyu konuya kolayca sokabilme, dar bir çerçevede; ele aldığı konu içinden rahatça çıkabilme başarısını da görebiliriz. İ. Habip ve Tanpınar gibi bazı edebiyat tarihçileri onun bu türden sade düz yazıları için “hali yırtarak istikbali gösteren bir nesir” tanımını yapar. Onun denemelerinin içinde en önemli ve en güzel yeri olan, bugün bile zevkle okunan Ömer’in Çocukluğu’dur. Ahmet Hamdi Tanpınar kitabın dönemindeki sadeliği için: “En mühim tarafı kendi çocukluğunun arasında bize, imparatorluğun o zamana kadar bel kemiği olan, dindar ve çalışkan haysiyetli bir zümrenin, esnaf sınıfının hayatını vermesidir.(…) Kitabın o kadar beğenilmesi ve hemen neşrinin senesinde Almanca’ya tercüme edilmesi bu sıcaklığındandır.” Der. Genellikle büyük şehri konu edinen ve kendi ardından Ahmet Rasim’in, daha sonraları Hüseyin Rahmi’nin çıkışını hazırlayan şey, yine onun “külfetsiz” nesridir.
Hayatının son yıllarında yazdığı manzum destan denemesi Ertuğrul Gazi ile arzuladığı bir mutluluğa ulaşan yazar için bu imkan, onun, eserini tamamlayabilmesi için iyi bir fırsattır; ancak ölümüyle birlikte bu isteği gerçekleşemez. Dönemindeki yabancılaşmaya yerli kültürün ana kaynakları üzerindeki çalışmalarıyla karşı çıkan, yeri geldiğinde bunun kavgasını yapan, henüz oluşum halindeki Tanzimat sonrası edebiyatına büyük emeklerini geçen, küçüklü büyüklü ellinin üzerinde kitabına rağmen asıl eserini tamamlayamadan ölen Muallim Naci devrinde önemli bir iz bırakır.

ESERLERİ

ŞİİRLERİ

ATEŞPARE(1883): Naci’nin İstanbul’da yayınlanan ilk şiir kitabıdır ve yeni teknikle yazdığı şiirlerini toplar. Şiir kitapları içinde en hacimlisi olup, ilginç yanları da en fazla olanıdır. Naci şöhretini bu eseriyle sağlar.
ŞERARE (1884): Gazel, şarkı, kıt’a, rubai ve benzeri divan tarzındaki şiirlerinin toplandığı kitabıdır. Sanat gücü yönünden Naci’nin en değerli eseri denebilir. Kendisi bu kitabı için, “Şerarem edebiyat göğünde dolaşıp duran Ateşparemin peykidir” der.
FÜRÜZAN (1886): Konu ve şekil yönünden eski tarzda yazılan şiirlerini toplar.
SÜNBÜLE (1890): İki bölümden meydana gelen kitabın birinci bölümünde eski tarzda yazılan şiirler yer alır. Tevfik Fikret’i hazırlayan konuşma diline yakın manzumeler de bundadır.
YADİGAR-I NACİ (1897): Naci’nin ölümünden sonra yakın dostu Şeyh Vasfi tarafından yazarın kitaplara girmemiş irili ufaklı şiirlerinden toplanarak yayınlanan bir kitabıdır.
TERKIB-İ BEND-İ MUALLİM NACİ (tarihsiz): Naci Varno Rüştiyesi’nde ikinci muallimken yayınlanan bu küçük eser Bağdatlı Ruhi ve Ziya Paşa örneğiyle meydana gelmiştir.
MESNEVİ-İ MUALLİM NACİ (1891): Daha çok 2. Abdülhamit’e övgülerin yer aldığı bu kitap küçük bir risaledir.

MANZUM DESTAN DENEMELERİ

HAMİYYET (1882): Endülüs Emevilerinin yıkılış devrinde vatanseverliğe ün yapan Musa Bin Ebi’l-Gazan’ın savaşlarını konu edinen dramatik manzum destan denemesi Naci’nin bu türde en başarılı eseridir.
ERTUĞRUL BEY GAZİ (1891): Naci’nin ölümünden iki yıl önce yazıldığı halde ancak ölümünden sonra yayınlanabilir bu destan denemesinde Osmanlıların kurucusu Ertuğrul Gazinin Anadolu’daki mücadeleleri anlatılmaktadır.

DÜZYAZI - DENEME - TENKİT – İNCELEME

YAZMIŞ BULUNDUM (1884): Naci’nin Tercüman-ı Hakikata yolladığı on dört mektup ve bunlara verilen cevaplardan meydana gelir.
MEDRESE HATIRALARI (1886): Naci’nin medresede okurken, hocasından duyduklarını ve okuduğu çeşitli kitaplardan ilginç bulduğu parçaları bir araya getirmesiyle oluşur.
DEMDEME (1886): Recaizade’nin Naci’yi küçük düşürücü Üçüncü Zemzeme Mukaddimesiyle Takdir-i Elhan’ına karşılık Saadet gazetesinde yayınlanan yazıların bir araya getirilmiş şeklidir.
MUALLİM (1886): Tercüman-ı Hakikat’ın edebiyat bölümü yönetirken buraya gelen edebiyatla ilgili yazılar ve şiirlerle, bunlara yazarın eleştiri tipinde verdiği cevaplar yer alır.
MEKTUPLARIM (1886): Çok çeşitli konularda, uzun-kısa deneme tipinde yetmiş dokuz mektuptan meydana gelmiştir.
ÖMER’İN ÇOCUKLUĞU (1890): Sünbüle’nin ikinci kısmını Naci’nin sekiz yaşına kadar süren hayatını anlattığı ÖMER’İN ÇOCUKLUĞU meydana getirir.
ISTILAHAT-I EDEBİYE (1890): Divan şiir ve edebiyatının belagat kaidelerini ve edebi sanatları en iyi açıklayıp inceleyen bir kitaptır.

BİYOGRAFİK ÇALIŞMALAR

OSMANLI ŞAİRLERİ (1890): Yirmi altı Osmanlı şairinin hayat hikayeleri ve eserlerinden seçmeler meydana gelir.
ESAMİ (1891): Harf sırasına göre kadın-erkek yedi yüzün üzerinde Müslüman şahsiyet hakkında ansiklopedik bir eserdir.

DİL – LÜGAT ÇALIŞMALARI

LÜGAT-I NACİ (1900): Son zamanlarına kadar önemini koruyan küçük cep lügatidir.

TERCÜMELER

SANİHAT – ÜL – ARAB (1886): Arap edebiyatından seçmeler.
MÜTERLEM (1887): Doğu edebiyatlarından yapılan düzyazı tercümeleridir

TİYATRO ÇALIŞMALARI

HEDER (1909): Trajedi

Muallim Naci'nin Edebi Kişiliğinin Maddeler Halinde Özeti

1. Tanzimat döneminde yaşamasına rağmen -medrese kültürünün etkisiyle- Divan edebiyatı anlayışını savunmuş, eski edebiyat ile yeni edebiyat mücadelelerinde eski edebiyat taraftarlarının lideri olmuştur.
2. Recaizade Mahmut Ekrem ile sanat konusunda giriştiği tartışmalardan dolayı yeni sanatın karşısında gösterilmiştir. Oysa aruzu konuşma diline uygulamakta, Türkçenin sesine özgürlük kazandırmakta Tanzimat şairlerinin ilerisindedir. Edebiyatımızdaki hızlı ve aşırı değişim döneminde düşünceleri iyi anlaşılamamıştır.
3. Divan edebiyatına, Batılı bir görüşle ilk dönüşü o yapmış; ilk şiirlerinde Nedim'in şuh edası göze çarpar.
4. Çağdaşları gibi şiirin konusunu genişletmiş, tabiat tasvirlerine önem vermiş, aruzu Türkçeye çok iyi uygulamıştır.
5. Yüreği ile eskiye aklı ile yeniye bağlıdır.
6. Şiirlerini sade bir dille ve aruz ölçüsüyle yazmıştır.
7. Çocukluk yıllarını anlatırken dilimizin en güzel nesir örneklerini vermiş; en güzel, en sade Tanzimat nesri onundur.
8. Muallim Naci, Recaizade ile girdiği kafiye tartışmasında, göz için kafiye anlayışını savunmuştur. Bu kavga büyük yankı uyandırmıştır.
9. Edebiyatımızın köyü anlatan ilk şiiri olan Köylü Kızların şarkısı Muallim Naci'ye aittir.
10. Demdeme adlı eserinde, Recaizade ile yaptığı edebi kavgaları toplamış, Recaizade'nin Zemzeme adlı eserine karşılık vermiştir.

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) Ayrıntılı Hayatı ve Eserleri

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912)

Türkiye’de Tanzimat Edebiyatı’nı ilgi ile izleyen yeni bir kültür çevresi meydana gelirken bu kültür seviyesine, bir taraftan oldukça üstün nitelikli edebi eserler sunulurken, bir taraftan da eserleriyle daha büyük bir halk kitlesine seslenen yazarlar yetişmekteydi. Bu yazarlar Avrupa tarzında eserler vermekle birlikte, halkın seviyesini aşmayan bir sanat düzeyinde oldukları için eserleri anlaşılabilirdi. Amaçları, halkı bilgilendirmekti. Bu eserler yeni edebiyatın her türü ile yazılıyor, romanlar, hikâyeler, tiyatro eserleri, makaleler seyahat notları yazılıyordu. Ahmet Mithat Efendi de Türkiye’de geniş bir kitleye okuma zevkini aşılayan önemli bir yazarımızdır. Ahmet Mithat’ın öğretici olma isteği ve macera duygusunun bir sonucu da eserlerinde hayatından izlere rastlanmasıdır.

Hayatı:

Ahmet Mithat Efendi 1844 yılında İstanbul’da doğmuştur. Asıl adı Ahmet’tir. Babası Hacı Süleyman Ağa, Ahmet Mithat altı yaşında iken ölmüştür. Bunun üzerine Vidin’ deki ağabeyi Hafız Ağa’nın yanına giderek orada ilköğrenimine başlar. İstanbul’a döndüğünde Mısır çarşısında çıraklık yapmağa başladı. Geceleri ise çarşı esnafından Hacr İbrahim Efendi’den okuma yazma öğrenmeğe başlar. Daha sonra ise Galata’ da bir yabancıdan Fransızca öğrenmeğe başlar. Ağabeyi ailesini Niş’e aldırınca Niş Rüştiyesi’ne girer ve 1864’te mezun olur. Aynı yıl Rusçuk’ta Tuna Vilayeti Mektub-i Kalem’ine girer. Burada gösterdiği başarı sayesinde Mithat Paşa O’na kendi mahlasını verir. Medresede sabah dersleri vermeğe devam ederken, kendisine Politika Müdürlüğü Türkçe Kâtipliği de verilir. Aynı zamanda yeni kurulan Tuna Gazetesi’nin yazı işlerinde de çalışır.
1866’da mühendis tercümanı olarak Sofya’ya gider. Rusçuk’a geri döndüğünde Kalemdeki görevinden ayrılır ve hayatını tapu defterlerini kopya ederek kazanır. Bu durum eserlerine de etki eder. Bu sırada tanıştığı Muhacirin Komisyonu reisi Erkânıharp Şakir Paşa ile dost olur ve Menfa adlı eserinde; ‘’Benim istikbalimden ümitvâr olan fakat bu ümidi bence meşhul bulunan zati âli-kadr ki vatanın terakkîyat-ı saadeti kendilerinden memul ve muntazar olan zevat-ı kiramın birincilerindendir...’’ diye sayfalar boyunca onu över.
1868’de Tuna Gazetesi’ne muharrir, Ziraat Müdürlüğü’ne kâtip olur. Vilayet Gazetesi’ni kurmak için gerekli olan matbaayı satın alma görevi de Ahmet Mithat’a verilir. Hazırlıklar tamamlanınca yüz kırk kişilik Vilayet Kadrosu yola çıkar.
Politika Müdürü Ressam Hamit Bey’in yolculuk boyunca yaptığı resimler Mithat Efendi’yi derinden etkiler. Bu yıllarda Mithat Efendi hayatını keşfetmeğe başlar. Bağdat’ta Vilayet Matbaasının ve Zevra Gazetesi’nin müdürü olur. Tanıdığı her insan ve tanık olduğu her olay Ahmet Mithat’a etki eder. Bunların başında Muhammed Can Muattar adında bir İrlandalı entelektüel vardır. Merkez Mutasarrıfı tayin edilen Şakir Bey’in yardımıyla hapisten kurtardığı ve gazetesinde İngilizce, Arap ve Farsça mütercimi tayin ettiği bu kişi, onu şark (doğu) ilimlerine alıştırır ve din meselelerinde eleştirici bir görüş aşılar. Kendi deyimiyle münazaradan ve bahisten hoşlanan Ahmet Mithat’a sadece zekâsıyla meseleleri halledemeyeceğini söyleyen ilk kişi de o’dur. İkinci uyandırış ise Hamit Bey’den gelir. Menfa’nın Avrupa’da az çok sağlam bir eğitim görmüş olan genç ressamın onu nasıl hırpaladığını ve okumağa teşvik ettiğini çok iyi anlatır.
1870’de, Maarif Nezareti’nin açtığı mektepler için basılacak kitaplar müsabakasına ‘’Hâce-i Evvel’’ ile girer. Hemen hemen aynı zamanda Kıssadan Hisse’yi yazar. Bunları kendi söylediğine göre ‘’Letaif-i Rivayet’’ in ilk hikâyeleri izler. Fakat bu sırada ağabeyi vefat eder ve ailenin yükü onun omuzlarına kalır.
1871’de istifa ederek İstanbul’a gelir. Fevzi Paşa’nın yardımıyla ‘’Ceride-i Askeriye’’ ye başmuharrir olur. Oturduğu evde bir matbaa kurarak, ailece, nezaretin basmasından ümidi kestiği ‘’Hâce-i Evvel’’, Kıssadan Hisse’’ ve ‘’Letaif-i Rivayet’’ı cüz cüz basar. Aynı yıl Basiret Gazetesi’nde yazar.
1872’de İbret Gazetesi’ni idareye başlar, Namık Kemal ile tanışır, Türkçe- Fransızca çıkan Takvim-i Ticaret Gazetesi’nin baskısını ve Türkçe kısmının yazı işlerini üzerine alır.
Ahmet Mithat Efendi, Mithat Paşa’nın sadareti üzerine 1. Mahmut Nedim Paşa’nın aleyhinde yazdığı baş makale yüzünden sonra ilk sayısında kaldırılan, ikincisi on yedi nüsha çıktıktan sonra kapatılan ‘’Devir’’ ve ‘’Bedir’’ adlı gazeteleri çıkarır.
‘’Menfa’’ adlı eserinde Rodos’a sürülmeden önceki hayatından söz eder. Bu kitapta sürgünün haksız yere olduğunu anlatır. Aynı zamanda Namık Kemal ile aralarında bu devirde var olan düşünce ayrılığını göstermeğe çalışır. Ahmet Mithat, Namık Kemal’in ve Yeni Osmanlıların eserlerinin kendi fikir hayatında bir mesafe olduğunu Menfa’da ; ‘’İsimleri nasıl takdir edeceğimi bilemezdim’’ sözleri ile ifade eder. Ancak Rusçuk’tan ayrıldıktan sonra onların mücadelesine şahsi kin ve menfaatin karışmış olduğunu yavaş yavaş anladığını, bu nedenle kişiliklerini ve eserlerini sevmekle beraber bu etkinin eski şekilde olmadığını Menfa’da belirtir.
Ahmet Mithat’ın en önemli özelliği öğretmek için yazmasıdır. Evi ve mektebi daima beraber düşünür. Bu devirde Namık Kemal ile şahsen tanışmış ve İbret’in bir takım teknik işlerini üzerine alır. Namık Kemal’e Bedir’in beşinci nüshasında, Dağarcık’ta ve ‘’Hürriyet nedir’’ isimli yazısında göndermeler yapmış olmasına rağmen Namık Kemal’in etkisialtındadır.
Ahmet Mithat’ın büyük bir okur kitlesi vardır ve çalışkan, idealist bir karaktere sahiptir. ‘’Toplum için sanat’’anlayışını benimser ve halka bir şeyler öğretme kaygısı içindedir. Aynı zamanda, zamanının en çok okunan romancıları arasındadır. Anlatını yalın ve açıktır. Eserlerinde olmayacak tesadüflere, olağan üstü olaylara ve her zaman rastlanan tiplere yer verir. Serveti Fünun sanatçılarını sanat anlayışları ve dilleri yüzünden eleştirmiştir.
Makale, çeviri, eleştiri, anı, gezi, piyes, roman, hikâye türlerinde eserler vermiştir. Tarih, edebiyat, dil, coğrafya, askerlik, ekonomi, matematik, fizik, astronomi gibi konular işlemiştir. Birçok konuda eser vermesi, onun çok yönlü bir yazar olduğuna işarettir. Eserleri en çok roman ve hikâye tarzındadır. En çok bilinen eserleri; Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Dünyaya İkinci Geliş, Felatun Bey’le Rakım Efendi, Paris’te Bir Türk, Henüz On Yedi Yaşında’dır. Batı tarzında ilk roman olan Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ından sonra Ahmet Mithat’ın Rodos’ta sürgündeyken yazdığı Hasan Mellah da batı tarzında yazılmış ilk eserlerdendir. Kıssadan Hisse ise Batı tarzında ilk hikâyedir. (Kıssadan Hisse Fransızca’dan tercüme edilmiş bir eserdir.)
Ahmet Mithat yazarlığa hikâye yazarak başlar. Bazen adapte hikâyeler yazarken bazen de güldürücü, acıklı ve meraklandırıcı unsurlar da kullanır. Letaif-i Rivayet eseri yirmi beş cüzden oluşur. Bunların en çok bilinenleri; Diplomalı Kız, Can Kurtaranlar, Firkat, Ölüm Allah’ın Emri’dir.
Ahmet Mithat’ın hikâye ve romanlarında sağlamağa çalıştığı fayda, Türk Halkı’nda çağdaş medeniyete uymayan düşünceleri ve yaşam tarzını değiştirmektir. Bu yüzden eserlerinde batıl inançları ve gerici hareketleri eleştirirken, Batı kültüründeki bilgileri öğretmektedir. Namık Kemal’in tiyatroda uyguladığı faydalı eğlence yöntemini roman ve hikâyede uygulamıştır. Batı kültürünün iyi yönlerinin yanında kötü yönlerinin de olduğunu düşündüğünden, olayların Avrupa’da geçmesini tercih etmiştir. Bunun dışında Müslüman halkın arasında geçen olayların da anlatıldığı romanları da vardır. Bunlara yeni roman adını verir ve örnek olarak Müşahedat’ı yazdığını söyler. Ahmet Mithat’ın roman ve hikâye hakkındaki görüşlerini kitaplarının ön sözlerinden ve yazdığı Ahbar-ı Asara Tamim-i Enzar adlı eserinden de anlayabiliriz. Yazarken okuyucuyu meraklandırmak için olayı değişik biçimlerde anlatmakta ustadır. Eserlerinde genellikle romantizm akımının etkileri görülür. Hikâye ve romanlarındaki meddah etkisi özellikle Tahkiye’de ve üslubunda çok belirgindir.

A. Mithat Efendi'nin edebi kişiliğini şöyle özetleyebiliriz:

1. Tanzimat döneminin en popüler (halkçı), en üretken yazarı olan, türlü devlet hizmetlerinde bulunan, gazetecilik yapan sanatçı İstanbul doğumludur.
2. Edebiyat yapmak için değil, okuma zevki aşılamak ve halkı eğitmek gayesiyle yazmıştır. Bu nedenler eserlerinin birçoğu edebi değer taşımaz.
3. En üretken yazarımız odur. Yazı makinesi olarak bilinir. 200 kadar eser yazmıştır.
4. Asıl ilgi alanları, gazetecilik, romancılık ve hikâyeciliktir.
5. Sade, anlaşılır bir diller bildiği her şeyi aktarmaya çalışmıştır. halkın psikolojisini iyi bilir, halka hoş gelen ve merak uyandıran bir tarzda halkçı roman geleneğini başlatarak halka okuma sevgisini kazandırmaya çalışmıştır.
6. Öykü ve romanlarında meddah tekniğini kullanmıştır. Öykü ve romanları tür bakımından çeşitlilik gösterir: macera, aşk, polisiye, tarih…
7. Edebiyatımızın ilk hikaye örnekleri olan Letaif-i rivayet adlı 24 kitaplık dizi ona aittir.
8. Romantizmin etkisinde kalan sanatçı, edebiyatımızın konu ve tema ufuklarını genişletmiş.

Bazı eserleri:

Roman: Felatun Bey ile Rakım Efendi, Çengi, Acayib-i Alem, Teehhül,  Vah, Firkat,   Esaret, Yeniçeriler, Hasan Mellah Hüseyin Fellah, Dünyaya İkinci Geliş, Altın Işıklar, Gürcü Kızı...
Öykü ve Oyunlar: Letaif-i Rivayet, Karnaval, Henüz On Yedi Yaşında, Haydut Montari, Gönüllü, Jön Türk, Açıkbaş...
Diğer: Şopenhavr'ın Hikmet-i Cedidesi , Volter, Beşir Fuad,  Avrupa'da Bir Cevelan (seyahatname, 1890'da yayımlamış), Menfa (özyaşamöyküsü)...
Çıkardığı Gazeteler: Bedir, Devir, Tercüman-ı Hakikat

Servet-i Fünun Topluluğunun Oluşumu ve Dağılışı

Servet-i Fünûn Topluluğunun Oluşumu

Recaizade Mahmut Ekrem, 1895 sonunda, "Malûmat" adlı dergide yazan Muallim Naci izleyicileriyle kafiyenin göz için mi, kulak için mi olduğu tartışmasına girişmiş ve bu gazeteye karşı cevaplarının bir kısmı Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanmıştı. "Eski-yeni" tartışmasının bitmeyeceğini anlayan Recâîzâde Ekrem, artık bir ekip çalışması yapmanın yollarını aramaya başladı.
Servet-i Fünûn, Recaizâde'nin Mekteb-i Mülkiye'den öğrencisi olan Ahmet İhsan Tokgöz tarafından 17 Mart 1891 yılından beri çıkarılmakta idi. Servet-i Fünûn, isminden de anlaşılacağı gibi başlangıçta daha çok bilimle ilgili yazılara yer veren bir dergiydi. Recaizade, bunu bir edebiyat dergisi hâline getirmek için Ahmet İhsan'la anlaşmış ve kendisinin Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi)'den öğrencisi olan Tevfik Fikret'i derginin "başyazarlığına" getirilmesini sağlamıştı. Tevfik Fikret'in 256. sayıdan itibaren yazı işleri müdürlüğüne gelmesinden sonra bu dergi, tam bir edebiyat ve sanat dergisi olmaya başladı. O sırada "Mektep, Maarif, Hazine-i Fünûn, Mirsat ve Malumat" gibi dergilerde yazan ve Recaizade tarafını tutan birçok şair ve yazar da Servet-i Fünûn'da toplandı. Hep birden Servet-i Fünûn edebiyatı denen bir edebî çığır açtılar.
Dergi kısa zamanda gerek şekil gerek duyuş gerekse hayaller bakımından tamamıyla Batı tarzı şiirler, hikâyeler, romanlarla dolmaya başladı. Türk şiirine Fransız şiirinden birçok yeni hayaller getirildi. Bunları ifade için yeni tamlamalar kullanıldı. Sözlüklerden daha önce kullanılmamış Farsça ve Arapça kelimeler bulundu. Böylece konuşma dilinden iyice uzaklaşıldı. "Estetik" ilk defa "hikmet-i bedayi" adı ile bu dergide tanıtılmaya başlandı. 1898 yılının sonlarında Servet-i Fünûncular eski edebiyatı tutanlara karşı mücadeleyi kazanmıştı.
Tevfik Fikret, Cenap Sahabettin, Hüseyin Sîret Özsever, Hüseyin Suat Yalçın, A. Nadir (Ali Ekrem Bolayır), Süleyman Nesip (Süleyman Paşazade Sami), ibrahim Cehdi (Süleyman Nazif), H. Nâzım (Ahmet Reşit Rey), Faik Ali Ozansoy, Celâl Sahir Erozan, Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Safveti Ziya.
Servet-i Fünûncular, yaş ortalaması 25 civarında olan genç sanatçılardan oluşuyordu. Servet-i Fünûn dergisinde yazan bu genç sanatçılar, Fransızca biliyor, Fransızca eserleri asıl nüshalarından okuyorlardı.
Servet-i Fünûncular, Fransız edebiyatının anlatım ve biçim özelliklerinden etkilenmişlerdir. Doğu kültüründen ve edebiyatından uzak kalmışlar, Doğulu yaşam biçimini reddetmişlerdir.
Servet-i Fünûncular, II. Abdülhamit'in başında bulunduğu "isdibdat döneminin" bunalımlı havasını solumuşlardır. II. Abdülhamit'ten ve onun yönetiminden nefret etmişlerdir. Baskıcı olarak nitelendirilen yönetim biçiminden çok etkilenmişlerdir. Bu yönetim biçiminin, devleti koruma adına özgürlükleri kısıtlama anlayışı, genç sanatçıların ruhunda önemli yaralar açmıştır. Onları bunalıma sürüklemiştir, istanbul onları sıkmış, bunaltmıştır. Bu bunalımlardan kurtulmak için İngilizlerin sömürgesi olan Yeni Zelanda'ya göçmen olarak gitmek, oraya yerleşmek hayalleriyle avunmuşlardır. Bunun gerçekleşmeyeceğini anlayınca da arkadaşları olan Hüseyin Kâzım'ın, Manisa'nın Sarıçam köyündeki çiftliğine bir köşk yaparak orada yaşamak istemişlerdir.
Servet-i Fünûn sanatçılarının çoğu, ruhen birbirlerine yakın, içe kapanık, gelecek konusunda karamsar, ağırlaşan siyasi şartlar karşısında bıkkın, doğrudan bir mücadeleyi göze alamayacak kadar çekingen insanlardı.
Bu dönemde her türlü yayın büyük bir kontrol, basın sıkı bir sansür altında idi. Baskı ve yasaklar onları yıldırıyordu. Bu bakımdan, Servet-i Fünûn sanatçıları siyasetten uzak durdular.
Servet-i Fünûncuların büyük bir kısmı orta tabakadan gelmişlerdir. Batı medeniyetini ve bu medeniyetin sanat ve edebiyat anlayışını öğrenme olanağı bulmuşlardır. Düzenli eğitim görmeleri, okudukları Batı tarzı okullarda, Avrupalı edebiyatçıları yakından tanımaları, onlarda ortak bir sanat zevkinin doğmasına zemin hazırlamıştır. Fakat aynı sanat zevkine sahip olmalarına rağmen bu zevki yansıtma biçimleri farklıdır.

Servet-i Fünûncuların Dağılması 

1896'da yolan çıkan Servet-i Fünûn sanatçıları birkaç yıl sonra kendi aralarında bazı anlaşmazlıklar yaşamaya başladılar. Bazı eksiklikleri, yanlışlıkları dile getirdiler. İçeriden gelmeye başlayan bu eleştirilere önceleri tahammül gösterildiyse de, Ali Ekrem'in "Şiirimiz" adlı eleştirisi, çok sert ve fazla kişisel bulunduğundan, dergide, Kasım-Aralık 1900'de bazı değişikliklerle basıldı. Bu yazısından dolayı, arkadaşlarından sert tepkiler alan Ali Ekrem, dergiden ayrıldı. Onu Ahmed Reşid, Sâmîpaşazâde Sezâî ve Menemenlizâde Tâhir takip etti. Böylece topluluk büyük bir yara almış oldu.
1901 yılının başlarında yönetimle ilgili bir konu yüzünden Ahmet İhsan ile Tevfik Fikret'in arasında anlaşmazlıklar çıktı. Tevfik Fikret'in dergiden ayrılması üzerine Servet-i Fünûn ciddi bir bulanımın içine düştü. Tevfik Fikret'in yerine yazı işlerini üstlenen Hüseyin Cahit, durumu bir süre idare etti. Ancak Hüseyin Cahit Yalçın'ın Fransız İhtilali'ni konu alan "Edebiyat ve Hukuk" adlı çevirisinin 16 Ekim 1901'de Servet-i Fünûn'da yayımlanması üzerine, dergi II. Abdülhamit tarafından kapatıldı ve sorumlular mahkemeye verildi. Mahkeme tarafından suçsuz bulunan Servet-i Fünûn, kapatılmasından bir ay sonra, 5 Aralık 1901'de tekrar yayımlanmaya başlandı. Ancak Hüseyin Cahit yazı işleri müdürlüğünden ayrıldı.
İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra Servet-i Fünûn, gazete olarak yeniden çıkmış, sonra da haftalık dergiye dönüşmüştür. Servet-i Fünûncular II. Meşrutiyete kadar pek az eser yayımladılar. Ama bu arada koşullar değişmiş ve yeni bir nesil yetişmişti. Siyasal koşullar ağırlaşmış, sanatçıların bir kısmı, resmî görevlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmıştı. Servet-i Fünûncular, karamsar, bezgin bir ruh hâline sahip oldukları için bu durumdan çok etkilendiler. Aralarındaki tartışmalar yüzünden birbirlerinden soğudular. Bir daha toplanamadılar. Servet-i Fünûn devri böylece kapanmış oldu.

Cenap Şehabettin (1870-1934) Kısaca Hayatı ve Önemli Eserleri

Cenap Şehabettin (1870-1934)

1870′te Manastır’da doğan sanatçının asıl mesleği doktorluktur. İlk şiirleri 1885′te daha öğrencilik yıllarında Saadet gazetesinde yayımlanmaya başlamıştır. Bu şiirlerinde Muallim Naci’nin etkisiyle Divan şiirinin etkisi vardır. Daha sonra Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit Tarhan’dan etkilenerek Batı tarzı şiire yönelmiş ve Servet-i Fünun dergisinde şiirleri yayımlanmıştır. Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil’le birlikte Servet-i Fünun edebiyatının üç önemli isminden biri olan Cenap Şahabettin, gelenekçi şairlerin en çok saldırdığı yenilikçi şairdi. Diğer Servetifünun sanatçılarının tersine bireysel şiiri tercih etmiş ve Edebiyat-ı Cedide’nin en aşırı örneklerini vermiştir.

Edebi Kişiliği

Dilbilgisi kurallarını önemsememiş ve şiirlerinde o güne kadar duyulmamış tamlamalara yer vermiştir. Etkilendiği sembolizm akımından dolayı şiirde müziğe ve ahenge fazlaca önem veren sanatçı, şiire “nesir-musikisi” demiştir. Şiirde oldukça süslü ve ağır bir dil kullanan sanatçının, şiirlerinde kullandığı “sâât-i semenfâm”, “çeng-i müzehhep”, “nay-i zümürrüt” gibi deyimler, imgeler, döneminin sanat dünyasında önemli tartışmalar yaratmıştır. Bunda en basit olay ve varlıkları şiire getirmesinin ve onları imgeleştirecek kelimelere olan ihtiyacın payı büyüktür.
Cenap Şahabettin, şiirlerinde genellikle aşk ve doğa konularını ele almıştır. Onun şiirlerinde doğa değişik resimlerle okuyucunun karşısına çıkar. Bir kış manzarası veya baharın gelişi gibi bir ressamın resmini yapmaya değer gördüğü tabloları Cenap Şahabettin, şiirlerinde tasvir eder. Sanatçı, şiiri “kelimelerle yapılmış resim” olarak tanımlar.
Cenap Şahabettin, bir şair olduğu kadar bir nesir ustasıdır. Hareketli, değişik ve zengin bir nesir oluşturan sanatçı özellikle gezi yazısının edebiyatımızdaki en önemli temsilcilerindendir. Şiirinde olduğu gibi nesrinde de nükteye önem veren sanatçı, herkes gibi yazmamak amacıyla yoğun bir uğraş vererek oluşturduğu nesirlerinde sağlam bir üslup kullanır.

Kısaca özetleyecek olursak;


  • Asıl mesleği doktorluktur.
  • Servet-i Fünun şiirinin Tevfik Fikret’ten sonraki en önemli ismidir.
  • Hem şiir hem de düz yazı türlerinde eserleri vardır; fakat asıl önemli yanı şairliğidir.
  • Şiirlerinde müzikaliteye önem vermiştir. Müzikalite açısından aruz ölçüsünü zengin bulduğu için bütün şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır. Hece ölçüsünü küçümsemiş, “parmak hesabı” diye nitelendirmiştir.
  • Şiirde ahenk unsuruna önem vermiştir. Biçim güzelliğini önemsemiştir.
  • Şiirlerindeki başlıca temalar “aşk” ve “tabiat”tır. Aşk şiirleri bazen çok romantik bazen de çok maddidir.
  • Ona göre sanat, sanat içindir hatta sanat güzellik içindir. Şiirlerinde sosyal konulara hiç değinmemiş, sadece kişisel konuları işlemiştir.
  • Doğa ile ilgili şiirleri kişinin iç dünyası ile dış dünyasının başarılı bir kompozisyonudur. Servetifünun sanatçıları arasında tabiatı en çok işleyen şairdir.
  • “Tablo şiir” yazmıştır. Ona göre şiir, sözcüklerle yapılmış bir resimdir.
  • Şiirlerinde çok zengin bir lirizm vardır. Çok renkli ve geniş bir hayal gücüne sahip olan şair, sembolleri sıkça kullanır.
  • Şiirlerinde nükteye, söz oyunlarına, zekâ gösterişlerine önem verir. Hiç duyulmamış mecaz, imge, teşbih ve istiarelere sıkça yer verir.
  • Şiirlerinde sembolizm akımının etkisi açıkça görülmektedir. Türk şiirine sembolizmi ve parnasizmi getiren Cenap Şehabettin’dir.
  • Dili oldukça ağır ve sanatlıdır. Arapça, Farsça ve Fransızcadan kimsenin bilmediği sözcükleri kullanmıştır. Berf-i zerrin (altın kar), saat-i semenfam (yasemin renkli saatler), lerze-i rûşen (parlak titreyiş) gibi hiç duyulmamış yeni tamlamalar kullanmıştır. Şiirleri dilbilgisi kurallarını hiçe sayan tamlama ve sıfatlarla doludur.
  • 1908′den sonra “Yeni Lisan”cılarla uzun ve sert tartışmalara girişmiştir.
  • “Serbest müstezat” nazım biçimini geliştirerek başarıyla kullanmıştır. Şiirlerinde “sone” nazım biçimini de başarılı bir şekilde kullanmıştır.
  • “Elhan-ı Şita” en ünlü şiiridir. Kış mevsimini anlatır. Türk edebiyatında doğayı anlatan en önemli şiirlerden birisidir. Kış manzaralarından, kar yağışının bıraktığı izlenimlerden söz etmiştir.
  • “Yakazat-ı Leyliye” (gece uyanıklıkları) diğer önemli şiiridir.
  • Cenap Şahabettin, aynı zamanda bir düz yazı ustasıdır. Düz yazılarında dil, şiirlerine göre sadedir.

Eserleri


  • Şiir: Tamat (gençlik şiirleri)
  • Özdeyiş: Tiryaki Sözleri (Türk edebiyatında özdeyiş türündeki ilk eserlerdendir.)
  • Gezi Yazısı: Hac Yolunda, Avrupa Mektupları, Suriye Mektupları, Afak-ı Irak
  • Makale-Deneme-Sohbet: Evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh
  • Tiyatro: Körebe, Yalan, Küçükbeyler
  • İnceleme: Shakespeare, Kadı Burhanettin


Hüseyin Cahit Yalçın (1875-1957) Kısaca Hayatı ve Önemli Eserleri

Hüseyin Cahit Yalçın (1875-1957)

7 Aralık 1875'te Balıkesir'de doğdu. 18 Ekim 1957'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Edebiyat-ı Cedide akımının önde gelen isimlerinden. 1895-6'da Mülkiye Mektebi'ni bitirdi. Maarif Nezareti Mektubi Kalemi'nde memur olarak çalıştı. 1897'den sonra Vefa ve Mercan idadilerinde Fransızca ve Türkçe öğretmenliği, yöneticilik yaptı. Tevfik Fikret'ten sonra Servet-i Fünun dergisinin yönetimini üstlendi. Bir çevirisi nedeniyle yargılanıp aklandı ama dergi kapatıldı. 1908'de 2'nci Meşrutiyet'in ilanından sonra Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım Kadri ile birlikte Tanin Gazetesi'ni çıkardı. Aynı yıl İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden İstanbul mebusu seçildi. 1920'de İstanbul'un İngilizler tarafından işgalinden sonra tutuklanıp Malta Adası'na sürüldü. 1922'de sürgün dönüşü Tanin'i yeniden çıkardı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında çıkarılan yasaları ve bazı uygulamaları eleştirince İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat etti. 1925'te ikinci kez yargılandı, Çorum'a süresiz sürgüne gönderildi, Tanin gazetesi kapatıldı. 1926'da af sonucu cezası kalkınca İstanbul'a döndü. 1933-1940 arasında "Fikir Hareketleri" dergisini çıkardı. Atatürk'ün ölümünden sonra tekrar politikaya döndü. 1935-1939 arasında Çankırı, 1943-1946 arasında İstanbul milletvekili oldu. 1943-1947 arasında Tanin gazetesini tekrar yayınladı. Ulus gazetesinde başyazarlık yaptı. Ulus'ta yayınlanan bir yazısı nedeniyle dokunulmazlığı kaldırıldı. 1954'te bu kez Demokrat Parti aleyhindeki yazıları nedeniyle hapse mahkum edildi, ama cumhurbaşkanı tarafından affedildi. Öğrencilik yıllarında yazmaya başladı. Yazıları Mütalaa, Tarik, Sabah ve Saadet gibi gazetelerde yayınlandı. Biçim ve öz bakımından Ahmed Mithad etkisi görülen ilk romanı "Nadide" 1981'de basıldı. İkinci romanı "Hayal İçinde"de gerçekçi bir yaklaşım temelinde ruhsal çözümlemelere yer verdi. Öykülerinde İstanbul'da yaşayan azınlıkları, seçkin kişileri anlattı. Servet-i Fünun dergisinin yanında, Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi'nin kurulmasını sağladı. Ayrıca Servet-i Fünun karşıtı yazarlarla yapılan kalem kavgalarında hep ön planda yer aldı. Çeviriler yaptı, elli kadar eseri Türkçe'ye kazandırdı.

Hüseyin Cahit Yalçın'ın Eserleri

ROMAN: 

Nadide (1891)
Hayal İçinde (1901)

ÖYKÜ: 

Hayat-ı Muhayyel (1899)
Niçin Aldatırlarmış? (1922)
Hayat-ı Hakikiye Sahneleri (1909)

DİĞER: 

Kavgalarım (1910)
Edebi Hatıralar (1935)
Siyasal Anılar (1975)
Talat Paşa (1943)
Türkçe Sarf ve Nahiv (1908)
Benim Görüşümle Olaylar (4 cilt, 1945-47)
Seçme Makaleler (1951)

Servet-i Fünun Edebiyatı Ayrıntılı 33 Sayfa Öğt. Yılmaz Dağ Konu Anlatımı İndir Download

31 Aralık 2013 Salı

Servet-i Fünun Edebiyatı Ayrıntılı Konu Anlatımı

Servet-i Fünûn

Servet-i Fünûn Romanının Dil ve Anlatım Özellikleri

Tanzimat'la başlayan Türk romanı, Servet-i Fünûn döneminde Namık Kemal'in açtığı sanatkârane üslup ile gelişimini devam ettirmiştir. Bu dönemde roman, gerek üslup gerekse teknik bakımdan önceki döneme göre büyük gelişim göstermiştir. Romanda Tanzimatçılarda görülen kurgu hataları, üslup eksiklikleri, acemilikler Servet-i Fünûn döneminde kaybolmuştur. Roman tekniği modern ve sağlamdır. Olayların örgüsü, işlenişi ve konuşmalar başarılı biçimde verilmiştir. Yazarlar, eserde kişiliğini gizlemiştir. Batılı anlamda Türk romanı bu dönemde yazılır.
Servet-i Fünûncular, Tanzimat'la başlayan dilde sadelik anlayışından uzak durmuş, aydın kesim için süslü ve sanatlı bir dille eserler vermiştir. Onlar estetiğe önem vermiş, bu da beraberinde dil zenginliğini getirmiştir. Ancak sanatkârane üslup anlayışı eserlerde kullanılan dilin kimi zaman anlaşılmaz hâle gelmesine neden olmuştur. Sanatçılar duygu ve düşüncelerini anlatmak
için Arapçadan, Farsçadan, Batı edebiyatından sözcük ve tamlamalar kullanmışlardır. Batı edebiyatının etkisiyle kısa cümleler kurmaya özen göstermişlerdir. Yazılarda Fransız cümle yapısının etkisi vardır. Söz diziminde yenilikler yapmışlar; kesik cümleler kullanmışlar, sıfatları ismin sonunda kullanmışlar, fiilsiz cümleler oluşturmuşlar, "ve" bağlacına, "ah" ve "oh" gibi ünlemlere cümlelerde bol bol yer vermişlerdir.

Servet-i Fünûn Romanının Tema/Konu Özellikleri

Tanzimat sanatçıları devrin koşulları gereği dışa dönük sosyal yazarlardır. Yapıtlarında işledikleri konular da yanlış Batılılaşma, görücü usulüyle evlenme, esaret (kölelik) gibi sosyal konulardır. Servet-i Fünûn sanatçıları ise yaşadıkları dönemdeki siyasal baskılar ve sansür nedeniyle bireysel konulara yönelmiştir. Bunun sonucu olarak sosyal içerikli temalardan uzak durmuşlar; eserlerinde hayâl-hakikat çatışması, başarısız aşklar, karamsarlık gibi bireysel temalara yönelmişlerdir.
Yazar yaşadığı toplumdan bağımsız değildir. Onun, yaşadığı toplumun uzak bir şekilde eser vermesi olanaksızdır. Bu açıdan her tema yazıldığı dönemin zihniyetini, sosyal ve kültürel durumlarını yansıtır. Kısacası yaşamın gerçeği ile romanın gerçeği birbiriyle örtüşmez; ancak roman gerçek yaşamdan, içinde yaşadığı toplumsal, ekonomik ve kültürel ortamdan etkilenir. Üretildiği toplumun yansımalarını içerir. Mai ve Siyah'ta romanın yazıldığı dönemin basın hayatı, Aşk-ı Memnu'da Beyoğlundaki yaşam, eğlence merkezleri yer alır. Servet-i Fünûn romanında, konular İstanbul'daki seçkin kişilerin yaşamından, özellikle Batılı çevrelerden alınır. Hayal kırıklığı, üzüntü ve başarısız aşklar romanlara konu olur.

Servet-i Fünûn ile Tanzimat Romanının Karşılaştırılması

Tanzimat Dönemi'nde yazarlar roman türünün ilk örneklerini vermiştir. Bu dönemde yazarlar, romanda belli bir gelişmeyi değil, Doğu ve Batı kültürünü birbirine katarak sosyal yararı gözetmiştir. Halka seslenebilmek için yazmış, bu yolda meddah ağzını kullanmış, öğreticiliği amaçlamıştır. Bu açıdan Tanzimat romanları teknik olarak kusurlu; ama bu türü yaygın hâle getirmesi açısından önemlidir. Yazarlar, romanlarında halkı göz önünde bulundurmuş, görüşleriyle kahramanları üzerinde etkili olmuş, romanlarının olay akışını sık sık keserek okura bilgiler vermiştir. Edebiyatımızda Batılı anlamda esas roman, Servet-i Fünûn'la başlar. Servet-i Fünûncular realist ve natüralist yazarları, psikolojik roman çığırını açan yazarları ve onların roman anlayışlarını örnek almışlardır. Toplumsal yarar içeren sosyal konular (cariyelik, görücü usulüyle evlilik, köle ticareti, yanlış Batılılaşma vs.) gitmiş, kişisel konular, özellikle aşk konusu romanlara hakim olmuştur.
Tanzimat romanlarında kişilerin psikolojik çatışmalarına çok az yer verildiğini, yazarların görüşlerinin roman kahramanları üzerinde etkili olduğunu, romanlarda gösterme tekniği yerine öykülemenin ağır bastığını önceki ünitemizde işlemiştik. Bu dönem roman yazarları daha çok, Doğu edebiyatının etkisindedir. Tanzimat Dönemi romanlarında ne canlı bir psikoloji ne karakter ne de gerçekçi yaşam sahneleri vardır. Bu nedenle yazarlar, tasvir ve tahlilde başarılı olamamışlardır.
Romanlarda ağırlıklı olarak kişilerin yaşamı ve salon hayatı işlenir. Kişilerin ruh çözümlemelerine, tabiat ve çevre betimlemelerine özen gösterilir. Roman kişileri, romantik yönleri olmakla birlikte genellikle modern yaşamın içinden, eğitimli, bazen hırslı, bazen isyankar, geleneğin kalıplarını kıran, ümitle bunalım arası gelgitler yaşayan gerçekçi kişilerdir. Bu kişiler karamsar tipler, çapkın ve macera peşinde olanlar, zengin ve Avrupalı tipler olarak sınıflandırılabilir.
Yazarlar kahramanlarını psikolojik gerçekliklere uygun olarak serbest bırakır, okuru, taraf tutmadan kahramanları anlama ve çözümlemeye yönlendirir. Bunun yanında yazarlar, romanlarda Batı tarzı hayatı ve kahramanları işlemişler, sosyal yaşamdan da kuvvetli tiplere ve sahnelere de yer vermişlerdir. Örneğin Halit Ziya'nın Mai ve Siyah romanındaki Ahmet Cemil, Aşk-ı Memnu'daki Firdevs Hanım, Nihal ve Bihter, o devir İstanbul'unda yaşamış toplumdan kişilerdir.
Tanzimatta sade dile yönelim vardır. Şinasi ile başlayan dilde sadeleşmeyi Ahmet Mithat, uygulamaya çalışır. Fakat özentisiz cümleler kurduğu için bunda başarılı olamaz. Samipaşazâde Sezai dilde sadeleşmeyi savunmakla birlikte sanatlı söz söyleme alışkanlığından bütünüyle kurtulamaz. Bu konuda Nabizade Nazım daha başarılıdır. Servet-i Fünûn roman ve öykülerinde ise sade dil anlayışı bir kenara bırakılmış, son derece süslü ve sanatlı, arapça ve farsça sözcüklerle yüklü bir dil kullanılmıştır.

Servet-i Fünûn Romancılarının Etkilendiği Akımlar

Roman, temsil ettiği akıma göre romantik roman, natüralist roman, realist roman; konusuna göre aşk romanı, toplumsal roman, polisiye roman, macera romanı gibi isimler alır. Servet-i Fünûn yazarları, yakından takip ettikleri Fransız yazarların etkisiyle realist roman anlayışını benimsemişlerdir. Realist romanlar olayları kişi ve çevreyi gerçekçi bir şekilde anlatır. Yazarlar kendi duygu ve düşüncelerini esere yansıtmazlar. Olaylar ve kişiler karşısında tarafsız kalırlar. Realist romanlarda eserin üslubu yapmacıksızdır. Servet-i Fünûn yazarları, romanda realist ve natüralist yazarları örnek almışlardır. Realist romanda gözlem ve araştırma ön planda, his ve hayal unsurları ise ikinci plandadır. Realist romanlarda gerçekler, görülenler ve incelemelerin ortaya koyduğu sonuçlar önemlidir. Gözlem önemlidir. Yazarlar gerçeğe uygun çevre betimlemeleri yapmıştır. Bu dönem romancıları, esere kendi duygu, düşünce ve hayallerini karıştırmaz, kişiliğini gizler. Bunun için de olayları, kişileri iç ve dış özellikleriyle, psikolojik yönleriyle objektif bir şekilde anlatır. Dil ve üslup olaya ve olayın kahramanının kişiliğine uygun olarak kullanılır. Natüralist romanlarda bilime ve araştırmaya daha çok önem verilir. Natüralistler gerçeğe bağlılıkta ve sosyal meseleleri araştırmada realistlerden çok daha fazla bilimsel metodlara bağlıdır. Toplumu âdeta bir laboratuvar olarak düşünürler ve eserlerini bu laboratuvar içinde, bilimsel verilere bağlı kalarak yazarlar. Servet-i Fünûn yazarlarının romanlarında realizm belirgindir. Sanat sanat içindir anlayışından hareketle sanatçılar dil ve anlatıma önem vermişlerdir.

Servet-i Fünûn Romanının Genel Özellikleri


  1. Bu dönemin romanlarında olay örgüsünün, konuların, konuşmaların başarılı bir biçimde yer aldığı görülür. Bu nedenle Servet-i Fünun romanı Tanzimat romanından daha sağlam bir tekniğe sahiptir.
  2. Servet-i Fünun romancıları dönemin başlarında hem romantizmin etkisindedirler, hem de baskıcı bir siyasal ortam içinde yaşamışlardır. Bu yüzden önceleri daha çok bireysel konuları işlemişlerdir.
  3. Sonraları gerçekçiliğe (realizm) yönelmiş, eserlerinde toplum yaşayışını vermeye başlamışlardır. Toplumun nasıl batılılaştığını; batılaşmanın yanlış anlaşıldığını anlatmış; batılı aile ve toplum yaşantısının doğru örneklerini göstermeye çalışmışlardır.
  4. Servet-i Fünun döneminin en başarılı romancısı Halit Ziya Uşaklıgil (1867- 1945)'dir. Uşaklıgil, ünlü romanı Aşk-ı Memnu (1900)'da varlıklı bir ailedeki batılı yaşam biçimini anlatır. Mai ve Siyah (1897) adlı romanında ise o dönemin basını, bir Türk ailesinin yaşayış biçimi ve bir şairin dünyası verilmiştir.
  5. Bu dönem roman ve öykücüleri batılaşmadan sonra aşk konusunu işlemişlerdir. Özellikle Mehmet Rauf (1875-1931) romanlarında bireylerin iç dünyasını ve romantik aşkları konu edinmiştir. Onda toplumsal ögeler çok az yer alır; ağırlık psikolojik içeriklidir. Mehmet Rauf'un Eylül (1901) adlı eseri Türk edebiyatının en başarılı psikolojik romanıdır.
  6. Dil ve anlatım, Servet-i Fünun roman ve öyküsünün en zayıf yönüdür. Yazarlar sözlüklerden, unutulmuş Arapça, Farsça sözcükleri bulup kullanmışlardır. Tanzimatta Namık Kemal'le başlayan sanatlı anlatımı daha da ağırlaştırmışlardır. Bu yüzden yer yer dil anlaşılmaz duruma gelmiştir.
  7. Romanlarda İstanbul dışına çıkılmazken, öykülerde olaylar İstanbul dışında da geçmiştir.
  8. Romanlardaki ağır ve süslü dil hikayelerde sadeleşmiştir.
  9. Servet-i Fünun döneminin roman ve öykü yazarlarını ve başlıca eserlerini şöyle sıralayabiliriz: Hüseyin Cahit Yalçın (Roman: Hayal İçinde. Öykü: Hayat-ı Muhayyel), Ahmet Hikmet Müftüoğlu (Roman: Gönül Hanım. Öykü: Haristan ve Gülistan, Çağlayanlar), Safveti Ziya (Roman: Salon Köşelerinde. Öykü: Bir Tesadüf, Kadın Ruhu).


Servet-i Fünun Edebiyatı Sanatçı-Eser Tablosu

Servet-i Fünun Edebiyatı Sanatçı-Eser Tablosu

ROMAN
HİKÂYE
ŞİİR
ANI
TİYATRO
DİĞER
FEVFİK FİKRET
Doksanbeşe Doğru

Tarih-i Kadim, Haluk’un Defteri, Rübabın Cevabı, Rübab-ı Şikeste, Şermin



CENAP ŞAHABETTİN


Tamat

Yalan, Körebe
ÖZDEYİŞLER
 Tiryaki sözleri
Gezi Yazısı
Hac yolunda,
Avrupa Mektupları Suriye Mektupları
HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekâsı, Mai ve Siyah, Kırık Hayatlar
İzmir Hikâyeleri, Aşka Dair, Onu Beklerken, Kadın Pençesi Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet

Kırk Yıl,
Saray ve Ötesi
Kabus, Fare, Füruzan

MENSUR ŞİİR

Mensur Şiirler
MEHMET RAUF
Eylül, Genç Kız Kalbi, Son Yıldız, Define, Kan Damlası
Âşıkane,
Son Emel,
Aşkın Tarihi,
Üç Hikâye


Pençe, Cidal, Sansar
MENSUR ŞİİR

Siyah İnciler
HÜSEYİN CAHİT YALÇIN
Nadide,
Hayal içinde
Hayal-i Muhayyel, Hayat-ı Hakikiye Sahneleri

Edebi Hatıralar, Malta Adasında, Meşrutiyet Hatıraları


Eleştiri
Kavgalarım
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
Şık, Şıpsevdi, Mürebbiye, Metres, Tesadüf, Ben Deli Miyim?, Nimetşinas, Kuyruklu Yıldız Altında İzdivaç
Kadınlar Vaizi, Melek Sanmıştım Şeytanı, Gönül Ticareti, Tünelden İlk Çıkış
Katil Buse




AHMET RASİM



Gecelerim, Falaka
Monografi İlk Muharrirlerden Şinasi
Fıkra Şehir Mektupları, Eşkal-i Zaman,
 Gülüp Ağladıklarım

                           

Translate