Search

genis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
genis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Esir Şehrin İnsanları Çok Ayrıntılı Geniş Uzun Özet

6 Aralık 2014 Cumartesi

Esir Şehrin İnsanları - Kemal Tahir


“Teslim olmak başka şey, esir düşmek başka;
Seni sevmek başka şey hürriyet, uğrunda dövüşmek başka!“

Barselona’dan Midilli adası önlerini on beş günde zor tutan, çaptan düşmüş, eski bir şileple üzerinde kuru yemiş yazan sandıklarda, Bolşeviklere yenilmiş Vrangelin beyaz ordularına kaçak silah götürülmüş, aynı şileple Abdülhamid’in yükünü tutmuş vezirlerinden Selim Paşa’nın oğlu mirasyedi Kâmil Beyle, karısı Nermin Hanım İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştır. Kâmil Bey karısına hissettirmeden deniz üzerinde serseri mayın gözetler. 1914 savaşı başladığı sırada Saint Tropez’de bir İspanyol ahbabının yanında kalmışlardır. Kâmil Bey savaşa başlarken olayları gözden geçirmiş son altı yılda memleketin 10 Temmuz Meşrutiyet ilanı, 31 Mart olayı gibi iç sarsıntılarla, Trablus, Balkan gibi utandırıcı yenilgiler gördüğünü ve bu uluslararası boğuşmadan yurdunun hiç bir çıkarı olmadığını, tersine uzun süredir İmparatorluğu aralıksız tartaklayan Batılı büyük devletlerin kıyasıya kapışmasını fırsat bilip kendisini toparlamasının akıllıca olacağını düşünmüştür. Bu açıdan bakılınca Osmanlı İmparatorluğu mutlaka savaş dışı kalmalıydı. Kâmil Bey bu hesaba uyarak İspanyol dostu prensin Karyoladaki şatosunda sonbaharı birlikte geçirme teklifini de hiç duraksamadan kabul etmişti.
Osmanlı İmparatorluğunun 1915’de savaşa balıklama girdiğini şatoda öğrendi. Akdeniz’deki İngilizlerden kaçarak Çanakkale’ye sığınan iki Alman zırhlısı, o sırada bir sandal bile ısmarlayamayacak durumda bulunan Osmanlı İmparatorluğu tarafından satın alındığına dair itilaf devletlerinin ( İngiliz-Fransız-Rus ) inanmış görünmesi ve gemilere Yavuz ve Midilli adları konularak Türk bayrağı çekilmesinin üzerinden çok geçmeden bu gemiler Karadeniz’e açılıp oradaki Rus limanlarını top ateşine tutmuşlardı. Böylece temelleri çatırdayan Osmanlı İmparatorluğu zorla Almanya’nın yağma savaşına boylu boyunca sokulmuştu. Savaşa girildikten iki gün sonra Kâmil Bey Madrid büyükelçiliğine baş vurarak durumunu öğrenmek istedi. Elçi, rahmetli babasının dostlarındandı. Kâmil Bey’in Fransızcayı ana dili gibi konuştuğunu sonrada Oxford’u bitirip İtalya’da yıllarca çalıştığını, İspanyolcayı da rahat okuyup konuştuğunu biliyordu. Ona elçilikte tercüman olarak kalmasını teklif etti, oda parasız olarak görevi kabul etti. Üstelik eşinin doğumu yaklaşmıştı. Madrid’deki bir konağa yerleştiler. Sarıkamış’ta doksan bin kişilik orduyu kaybeden Osmanlı İmparatorluğu Kutülamere’de İngiliz’i bozup generalini tutsak almıştı. Tih çölünü aşıp Süveyş Kanalı’na dolaşmaya başlamıştı. Savaş cehennemi hızla sürüp gidiyor, Alman-Avusturya, Alman-Bulgar takımlarının pes etmesine doğru doludizgin ilerliyordu. Yine de kimse barışa yanaşmıyordu. 1917 Mart’ında iç yüzü pek anlaşılmayan bir devrim patlak verdi Rusya’da, gelişip yayıldı ve sonunda Anadolu’nun büyük bir parçasını yuttuğundan kimsenin şüphesi kalmayan Çar orduları dağılıp topraklarımızdan çekildiler. Arkadan Birleşik Amerika Almanya’ya karşı savaşa girdi. Bu arada Kâmil Bey’in emlaktan gelen paralar kesildi. İstanbul’daki mülklerini ve karısına aldığı elmasları ucun ucun satarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı.
Mondoros Mütarekesi imzalanıp Osmanlı İmparatorluğu pes edince Kâmil Bey’in para durumu tepe taklak oldu. Memleketten İttihatçı komandolar sıvışmış, işgal altındaki İstanbul’da savaş zenginleri birer köşeye sinip, çarptıkları paraların üzerine oturduklarından ortada emlak alıcısı kalmamıştı.
1919’da yüzde yüz barış beklenirken Yunanlıların İzmir’e asker çıkardıkları ve vuruşmaların başladığı öğrenildi. Kâmil Bey önce Londra’ya oradan da Paris’e atlayıp dayanılmaz bir hal alan para sıkıntısına bir çare ardı. Avrupa alt üst olmuştu. Savaşı kazananlar talan peşine düşmüşlerdi. Kâmil Bey bir süre daha Madrid’de şaşkınlık içinde oyalandı. Sonunda durmanın yararsızlığını anlayarak varını yoğunu satılığa çıkarıp Barselona’dan kendini ve eşini bir külüstür şilebe attı. Geminin salonunda Kâmil Bey’in kızı Ayşe, sofranın şeref koltuğunda oturuyordu. Kaptan, yemekte Bolşevikler’den söz açtı sonra birden lafı Türkiye’ye getirip Kâmil Beye sordu:
–             Ne diyorlar sizin Sosyalistler bu işlere?
–             Bizde Sosyalist yoktur.
–             Yok mu? Olmaz böyle şey... Sosyalistsiz memleket olmaz!
–             Bildiğim biz ayrılmadan önce yoktu.
–             Ne zaman ayrıldınız?
–             1912’de...
–             Sosyalistsiz bir memleket! Kutsal kitabın yazdığı cennet... İnanılır şey değil! Eğer sizde sosyalist yoksa biz Yunanlıları neden çıkardık öyleyse? Geçenlerde okudum, sizde birtakım adamlar Bolşeviklik istiyormuş, başlarında da bir paşa varmış, Mustafa Kemal Paşa!
–             Bolşevik miymiş Mustafa Kemal Paşa?
–             Elbet Bolşevik. Bolşevik olmasa savaştan yana olur mu?
Gemi süvarisi, sonra Bolşeviklikten yana atıp tutmaya başladı.
Çanakkale’ye öğle üzeri varıldı. Kâmil Bey, vapura gelen satıcılardan çeşitli haberler edindi. Ortalıkta bir manda lafıdır gidiyordu. İstanbul’a indikleri gün Nermin’in eniştesine gideceklerdi.
Geminin adı Marie Galante idi. Anlamı Aziz Meryem olan gemi adı, Kristof Kolomb’un ilk sefere çıkışındaki üç yelkenlisinden birinin adıydı. Gemi Ahırkapı Feneri’ni dolanıp limana girerken herkes güverteye üşüşmüş, İstanbul’u seyre dalmıştı. Yabancı gemiler boğazı doldurmuştu.
Kâmil Bey’in kulağında birden, karısının İstanbul’u görür görmez ‘ Ah canım İstanbul’um ’ avazesi yankılandı. Gemiden iner inmez karısı Nermin’in eniştesine gittiler.
Bir İngiliz Entellicens servis subayı merakla her şeyi tetkik ediyor, her konuşulana kulak kabartıyor; enişte bey İngiliz Dostları Cemiyeti’nin kurucu üyesi olmuştur, derneğin başında Sait Molla vardır. İngiltere’den rahip Fruw bu derneği güçlendirmek için yola çıkarılmıştır.
Kâmil Bey, İngiliz misafir Sir Henry Dickson’a İngiliz dostlarına kaç üye kaydolduğunu sorar. Aldığı karşılık: “Geçen ay yazılanlar elli bini aşmış, belki bu güne kadar altmış bin olmuştur. Kâmil Bey « bu rakamda biraz abartma var gibi geliyor bana. Ben İngiltere adasının haritadaki yerini bilenlerin bile aramızda bu kadar olmadığı kanısındayım.” der. İngiliz, “Aydınlardan çok halka gidilmelidir. Bir yanında Türk, bir yanında İngiliz bayrağı olan bir vesika dolduruluyor resimli; işgal kuvvetlerinden bu vesikayı alanlar kolaylık görüyorlar.” der.
İngiliz, Kâmil Bey’e “İktisadi durumunuzun savaş sırası bozulduğunu duymuştuk. Size bir yardımımız dokunabilir mi?” diye sokulur. Birden Şirketi Hayriye hisse senetleri olup olmadığını sorar. Karşılık alamayınca , “Boğaziçi vapurlarına Fransızlar el atmak istiyorlar. Biz razı olmuyoruz. Eğer Şirketi Hayriye hisse senetleriniz varsa yüksek fiyatla hemen satın alabiliriz.” der. Kâmil Bey hayretle karşılık verir:
–             Aklımda kaldığına göre, bu çeşit hisse senetleri, Türklerden başkasına satılmaz diye arkasında yazılıdır. Tüzüğü de böyledir.
–             Tüzükler değişir, değişmese de Türk-Fransız olanlar hiç mi yok aranızda?
Bu sözüyle Kâmil Bey’in de Türk-İngiliz olabileceğini ima etmişti. Kâmil Bey anlamamazlığa vurmuştu:
–             Olmaz mı? Şu halde artırmaya binecek... En çok verenin üstünde kalacak bizim Boğaziçi vapurları, desenize...
–             Hayır! Biz de, Fransızlar da açıktan açığa rekabete girişmek istemiyoruz. Demek bu şirkette yok hisseniz... Aklımda yanlış kalmış... Ya bir başka Kâmil Bey var, ya ona benzer başka bir ad... Sizinle ilintilerimizi zorlaştıran bir mesele de soyadı taşımamanız. Herkes Mehmet, herkes Ahmet... Yanılmışım, özür dilerim... Ama gene de yardım edebiliriz birbirimize. Musul petrollerinde oldukça önemli hisseniz olduğunu biliyorum. Osmanlı hanedanı çoktan satmaya başladı hisselerini. Geçenlerde, Abdülhamid’in kızlarından Şaziye Sultan’a küçük bir hisse için on bin İngiliz altını verdik. Aslında biliyorsunuz, Musul ve çevresindeki petrol alanlarının gerçek sahibi Abdülhamid’di. İttihatçılar elinden aldılar... Biz, bunu olupbitti sayabiliriz. Barışta bu topraklar mutlaka sınırlarınız dışında kalacak. Kılıç hakkının ne demek olduğunu siz Osmanlılar daha iyi bilirsiniz. Hiç bir şey ödememek de mümkündü fakat İngiliz İmparatorluğu eski düşmanlarının mülkiyet haklarına bile saygılıdır. Sizin hisseniz Şaziye Sultanınkinden pek fazla değilse de az da değildir.
Kâmil Bey gülümsüyordu. İngiliz subayı birden değişmiş, soylu savaşçılıktan madrabazlığa geçip eskici Yahudilerin kelimeleriyle konuşmaya başlamıştı.
–             Enişteniz dostumuzdur. Sizinle dost olmamamız için de hiç bir sebep yok. Hisselerinizi bize satmamanızda...
–             Bir yanlışlık olacak Sör, benim petrolde hissem yok, Kerkük’te bir takım topraklarım var.
–             Evet, biliyorum. Petrolü mahsus söyledim. Bu toprağı satın bize...
–             Hiç düşünmedim. Rahmetli babam toprak satmayı sevmezdi. Vasiyeti var bana.
–             Osmanlı vatandaşısınız! Savaştan sonra dünya çok değişti. Bunu sizin gibi bir insana kolayca söyleyebilirim. Savaştan sonra Osmanlı vatandaşları için dünyada yaşamak pek kolay olmayacak gibi.
–             Topraklarımı satarsam savunacak mı beni İngiliz İmparatorluğu?
–             Aslında İngiliz İmparatorluğuna atacak değilsiniz topraklarınızı... Gülbenkyan adında bir vatandaşınıza satacaksınız. Toprağımızı bir Ermeni’ye satmakla savaş içinde işlenen Ermeni Kırımı usçundan da temizlenmiş olacaksınız, bir bakıma...
–             Suçlu muyum ki? Olay terinden binlerce kilometre uzakta olmama rağmen...
–             Manevi suçluluktan, diyelim.
Herkes odalarına dönünceye kadar konuşma bu şekilde sürer. Kâmil Bey bütün baskılara karşı durur, elli bin altına bile olmaz deyip dayatır.
Odalarına dönünce Kâmil Bey, karısının da aynı ağızdan konuştuğunu duyunca kumpasa sıkıştırıldığını anlar. Eniştesi Nermin’e : « kocanı kandırıp topraklarını İngilizlere satmaya razı edersen sana bir elmas yüzük var » demiştir. Bunun üzerine Kâmil Bey iyice bunalarak hemen Serencebey’deki konağa taşınmaya karar verir. Bir gün Bağlarbaşı’ndaki, anneannesinden kalma konağı görmeye gider. Bina haraptır, oturulacak halde değildir. Tamir edilip edilemeyeceğini öğrenmek için Nuh Kuyusu’nda bahçeli kahveye giderler. Orada eskiden tanıdığı Cemal Usta’yı sorar. Ustayı bulur ve usta uzun hesaplar sonunda onarım için yedi yüz lira ister. Ama Kâmi Bey’in o sırada bu parayı verecek durumu yoktur. Kara kara düşünürken usta köşkü ne yapacağını sorar. Kâmi Bey’in hiç bir fikri yoktur. Usta, köşkün yıkıcıya verilmesini ve yıkıntıdan sokağa atılsa bin bin beş yüz lira gelebileceğini söyler. Kâmi Bey buna çok sevinir ve hemen kabul eder. İşe ertesi gün hemen başlanır ve onarım on beş gün içinde bitecektir.
...
Nermin Hanım bavulları taşıdıktan sonra köşke girer. Evi dolambaçlı bulur. Eski eşyalara küçük parçalar katarak evi zevkle döşer, yerleşir.
16 Mart 1920 sabahı, Kâmi Bey bahçede çalışırken Cemal Usta gelir ve İngilizler İstanbul’u işgal ettiğini, kan gövdeyi götürdüğünü, Beyazıt Fatih taraflarında on on beş ölü bulduğunu bildirir. Kâmi Bey şaşırır:
–             İnanılır şey değil... İşgal altında olan bir şehri neden tekrar işgal etsinler. Tutuklamışlar mı kimseyi?
–             Duymadım.
Ertesi gün işgal sırasında beş Türk askerinin öldürüldüğü, bunların Şehzadebaşı karakol erleri oldukları ve uykuda iken şehit edildikleri, Harbiye Nezareti Genel Kurmay Başkanlığı, tersaneler, kışlaları işgal edilip silahtan tecrit edildikleri sırada hiç bir çatışma olmadığı öğrenilir. Bunun üzerine Kâmil Bey kuşkulu bir kaç gün geçirir.
18 Mart’ta sadrazam olan Salih Paşa sekiz gün sonra çekilir. Yerini Tevfik Paşa doldurur. İngilizler, kimi milletvekillerini mecliste tutukladıklarından, meclis başkanı ile bir takım mebuslar savuşurlar.
Kâmil Bey sıcaklar bastıkça bahçeye inip çalışmaz olur. Gün geçtikçe yoksulluğu artar. Tanıdıklarının çoğu Anadolu’ya geçtiklerinden arayanı soranı da pek kalmaz. Cemal Usta aracılığıyla Anadolu’dan hep kötü haberler alır. Bolu-Düzce ayaklanmasının bir türlü bastırılamadığını, bir yandan Beypazarı’na öte yandan Adapazarı’na doğru başkaldırmanın genişlediğini, Konya ve Yozgat’ta kötü kımıldamalar olduğunu öğrenir. Anzavur, üçüncü kez ortaya çıkmış, Tokat yakınlarında taburlar bozmuştur. Yunanlıların Anadolu’daki genel saldırı söylentileri yayılmaktadır.
Bir gün kapısı çalınır. İmamın kendisini aradığını söylerler. Gider. İmam Mümin Hoca, binbaşı emeklisi Hasan Bey karşılarlar. Bunlar, Anadoluculara karşıdırlar. Her zaman Peyam Sabah Gazetesi okurlar. Cemal Usta konuşmada:
–             İttihatçı aranacak sıra değildir. Vatan kurtarmaya el birliği ile çabalamak sırasıdır, diye ortaya bir laf atar.
Topçu binbaşılığından emekli Hasan Bey:
–             Orada dur Cemal Usta!... Bu zamana kadar sen hiç vatan batıracağım diye ortaya çıkan gördün mü? Anadolu’da Milliciler dediğin padişaha, hilafete bağlı mıdır?
–             Elbette. Şüphen mi var?
Binbaşı yine diretir:
–             Bunlar padişahın hakkına göz dikmiş takımıdır.
Kâmil Bey kahvedeki bu çekişmelerden, İstanbul’daki padişah çevresi ile Anadolu’daki Mustafa Kemal taraftarlarının karşı karşıya geldiklerini ve Merdivenköy’den öteye artık Anadolu’dakilerin borusunun öttüğünü anlar.
Kâmil Bey, avukatı ile kira, alacak verecek konusunu gözden geçirince durumunun umduğundan da berbat olduğunu öğrenir. Bir gün okul arkadaşı İhsan, bir dergi işi önerir. Kara Dayı dergisi… Kâmil Bey:
–             Becerebilir miyim acaba? Ne iş yapacağım?
İhsan:
–             Sen resimden anlarsın, güzel yazı da yazarsın… Derginin teknik işleriyle uğraşacaksın; sayfa bağlayacaksın, düzeltmeleri yapacaksın… Baskıya, satıcıya koşacaksın… Neden beceremeyesin ki?
Kâmil Bey’ in zaten işe ihtiyacı vardır ve hemen bu iş kabul eder.

Kemal Tahir, baş döndürücü olaylarla alt üst olan memleketin durumunu şu sözlerle anlatır:
“İslamcılığın üç yüz elli milyona varan kalabalığı, Turancılığın yüz milyonla hesaplanan uçsuz bucaksız hesapları üzerine kurulan hayaller, Balkan bozgunundan sonra, asırlık baskılarla hadım edilmiş sinirlere şehvetli bir kımıldama vermiş, dört yıllık kanlı boğuşma, bu bunak sinirleri, işte bu bitkin kımıldanmanın tam ortasında çekip koparmıştı.
Osmanlı aydınları için, artık geçmişe sığınmaktan başka çare yoktu ama bu sığınılacak geçmişi iyi saptamak gerekiyordu. Anadolu, bir sürgün yeridir ki vaktiyle ucu Avrupa’daki Jön Türklere uzanırdı. Şimdi artık, memleket Jön Türklerden de boyunun ölçüsünü almış bulunuyordu. Oturup hüngür hüngür ağlamaktan başka iş kalmamış gibiydi.”

Nedime Hanım, konuşma arasında “Üzerine devrilip İmparatorluğu biz aydınlar mı ezdik, yoksa İmparatorluk üzerimize devrilip bizi mi ezdi? Sonuç aynı kapıya çıkar. Her halde, zaferden sonra memleket yine bizlere bırakılmamalı. Bu ihanet olur. İhsan der ki : ‘ Meşrutiyet memlekete hürriyeti getirmiş getirmesine ama sonra götürüp hürriyeti, dövüşerek elinden aldığı despot takımına bırakmış yine…”
–             Çok doğru… Bütün hata, inkılabın halktan uzak kalması oldu. Bir de baktık inkılapçılar padişah damadı oluverdiler. Hem hangi padişaha… Genel merkezde “Beyez öküz” diye alay edilen, konyak düşkünü bir bunağa!… Enver – Cemal – Talat Paşaları zavallı beyaz öküzün oturduğu tahta yaklaştırıp saçak öperlerken gözlerinizin önüne getirebiliyor musunuz? Bu seferki harekete millet ister istemez, az buçuk damgasını vuracak.
Kara Dayı dergisi ilerleyen zamanda gazete olarak çıkmaya başlamıştır. Bu gazeteye önce Babıâli esnafı çok önem vermez ama zamanla ilgilenir. Şairler, yazarlar haftada bir iki uğrar olurlar. ‘ Nedime Bacı’da buluşalım. ’ parola olur aralarında.
Kara Dayı yazıhanesine ünlü şairler, yazarlar, ressamlar dışında sivil elbise giymiş zabitler, gizli örgüt mensupları da uğrar. Bunların her birinin ayrı parolası vardır. Araya karışan hafiyeler, çoğu kez ürkekliklerinden anlaşılır.
Kara Dayı’nın basıldığı yerde çalışan, kırmızı yanaklı, abdal suratlı oğlanın polis ajanı olduğu bilinmektedir. Bir kere de, göğsü madalyalarla dolu, subay elbiseli biri gelip, Anadolu’ya mühim planlar yollayacağını ve buna Kara Dayı’nın aracılığını istediğini söyler. Ajanlığı her tarafından dökülmektedir. Nedime Hanım hemen, Kara Dayı’nın Anadolu ile hiç bir bağı olmadığını kesinlikle belirtip savar. İdarehanenin karşısındaki kahvede sürekli olarak, bir görevli gözcü durur. Kâmil Bey yarı külâni yarı efendi kılıklı biri tarafından izlenmektedir. Çok geçmeden marangoz Cemil Usta, Bu adamın Bağlarbaşı’nda Kâmil Bey hakkında soruşturma yaptığını kendisine iletir.
Bekir Ağa bölüğünde, önce hürriyetçileri dayağa yatırıp sonra kulaklarına eğilerek « biraz dişini sık, sakın söyleme, şimdi dayak faslı bitecek » diyen polisler de vardı. O sıra herkesin saygısını toplamış İzmirli Niyazi, Kuvayi Milliyecilerin en güvendiği kişidir. On dört yaşında İzmir cinayet mahkemesine kâtip girmiş, yirmisinde evlenmiş, yirmi dördünde Jön Türklüğe soyunmuş ve her şeyi yüz üstü bırakıp Avrupa’ya kaçmış ve o tarihten beri de her önemli olayın göbeğinde yer almıştır. Niyazi Efendi; 31 Mart’ta Taşkışla’da yobazlarla boğuşmuş, Trablus’a, Balkan’a karışmış, seferberlikte başçavuş olarak bütün cephelerde çarpışmış, Demirci Efe ile birlikte Yunan’a ilk kurşunu sıkanlardan. Biricik oğlunu Rum çeteleri doğramış. On altı yaşındaki kızının ırzına geçmişler. Karısından bir buçuk yıl mektup almamış. Onu görmek için düşman işgali altındaki topraklara gizlice sızmış. Ama orada çok önemli haberler öğrendiğinden karısını bulmayı başka sefere bırakıp kıtasına geri dönmüş. O sırada bir basım evinde çalışır görünüyor. Karakol teşkilatı ve Mim Mim grubu ile ilişkisi var. Bu yüzden haftalarca ortada görünmediği olur. Düşmana kini, ikinci bir kalp gibi çarpar onda… Gözü pekliği anlatılmaz. Her zaman Polis Müdürlüğü’nde, Jandarma Merkez Komutanlığı’nda ahbapları vardır. Kara Dayı idarehanesine haftada bir mutlaka uğrar. Nedime Hanım’ı yoklar. Bir uğrayışında Nedime Hanım, Kâmil Bey ile Niyazi Efendi’yi tanıştırır.
Nedime Hanım, Anadolu’dan en doğru haberleri almak için, Niyazi Efendi’nin yolunu bekler. Durum kritiktir. Çerkez Ethem ─ Ordu, Demirci Efe ─ Ordu çatışmaları, namuslu insanların sinirlerini bozmuştur. Öte yandan düşman Eskişehir’e doğru ilerlemektedir. Niyazi Efendi bir takım iyi haberlerle gelmiştir. Çerkez Ethem Bey önceleri cephe kumandanlarıyla geçinememiş, sonra Refet Bey’i bahane ederek Ankara’yı basmaya kalkmış. Mustafa Kemal Paşa az bulunur kumandanlardan olduğunun ispat ederek, hiç duraklamamış, kötülüğü daha büyümeden tepelemeyi kararlaştırmış, 29 Aralık’ta Ethem kuvvetlerine saldırılması emrini vermiş, 5 Ocak’ta Ethem Yunanlılara sığınmak zorunda kalmış.
İnönü’de üç gün üç gece dövüşülmüş. Nihayet düşman eski yerine, Bursa önlerine püskürtülmüş. “Biraz toparlamaya yetecek kadar zaman kazandık. Bu da dehşet bir şeydir.” der Niyazi efendi…
Bir gün tramvay beklerken karşılaştığı okul arkadaşı Ahmet, Kara Dayı idarehanesine bitkin girer. Selam bile vermeden Niyazi Efendi’nin gelip gelmediğini sorar. Dışarıda kar yağdığı halde Ahmet’in suratı ter içindedir:
– Bize yarına kadar otuz dokuz lira lâzım… Der.
Şakalaşıyor sanırlar.
–             Neden kırk değil de otuz dokuz, diye de sorarlar.
Ahmet öfkelenir:
–             Çünkü Paşaoğlu, on bir bin lirası elde…
–             Demek elli bin lira lâzım?
–             Ne sandınız… Paraları götürür Avrupa’da tıkır tıkır yersiniz… Sonra kendine gelir. Biz neler konuşuyoruz Yarabbi? Bu para bulunmazsa şerefsizim kendimi öldürürüm. Nerede kaldı bu Niyazi… Ne ağır, ne vurdum duymaz adam…!
–             Yoo! Niyazi ağabeyime laf söyletmem…
–             Niyazi ağabeyinize!… Siz, kuzum, İnebolu’ya götürülmek üzere gemiye yüklenmiş bin ton cephane ne demektir bilir misiniz?
Nedime Hanımla Kâmil Bey bir ağızdan sorarlar:
–             Bin ton cephane mi?
–             Haliç’te bin ton cephane vardı. Aylardan beri gönderilemiyordu. Vapur bulamamıştık. Sonunda Niyazi Efendi on bir bin liraya Ararat isimli bir vapur buldu. Yarısı peşin yarısı İnebolu’da. Bu vapur boyanmak bahanesiyle Haliç’e girdi. Kasımpaşa ile Fener arasında bir şamandıraya bağlandı. Hamallar ikiye ayrıldıkları için bir gecede bitirilemeyen işler tehlikeli. Salih Reis, en güvendiği elemanlardan bir ekip hazırlayacak, teker teker yükleme yerine yollayacaktı. Mim Mim grubu da bu işe ayırdığı arkadaşları ardiyeye birer ikişer gönderdi. Yüklemede vinç kullanılmıyordu. Bu yüzden üç gecede ancak altı yüz elli ton yüklenebildi. Dördüncü gün yani dün, vapurun Haliç’te bulunmasının tehlikeli olacağı haberini aldık. Fazla beklemeden Sirkeci Rıhtımına yanaşması gerekiyordu. Dün çektiğim azabı anlatamam. Sanki bütün İstanbul halkı hafiye olup peşime düştü. Gemiye gidip haber vereceğim… Sonunda haberi başka biriyle gönderdim. İngilizler pirelenmiş. Üstünkörü bir araştırma… Düşünün, yalnız kırk bin Mavzer mermisi var. Gülleleri saymıyorum. Bu sabah Ararat’I Sirkeci Rıhtımında gördüm çok şükür. Yolcu alıp hareket edecek. Sevinçle ardiyeye geldim. Niyazi Efendi telaşla; kalk birader, mesele çok önemli dedi. Vapuru aldığımız herif hemen görüşmek istiyormuş. Evine gittik. Durum tasarladıkları gibi çıkmamış. Vapuru kurtarmak için İngilizlere rüşvet vermek gerekiyormuş. Kısacası vapur, elli bin lira ile yola çıkabilirmiş.
Saat bir buçukta Niyazi Efendi gelir. Parayı o da bulamamıştır. Çaresiz kalmışlardır. Kâmil Bey, vapuru kiraladıkları adam Rozalti’nin nasıl bir adam olduğunu, vapurun kime ait olduğunu sorar. Vapur La Fransez şirketinindir. Rozalti şirketin bir memurudur. Kâmil Bey birden hatırlar. Eniştesinin salonunda, bir gece bu şirketin direktörü ile tanışmıştır. O gece direktör, Kâmil Bey’de iyi bir izlenim bırakmıştır. Ahmet’le hemen La Fransez şirketine gidip direktörle görüşmeye karar verirler.
Direktör onları iyi karşılar. Kâmil Bey’i hatırlamıştır. Kâmil Bey hiç hazırlıksız söze başlar:
–             Biz vatanımızı kurtarmak istiyoruz. Buna her millet kadar hakkımız var. Yani buraya tüccar müşteriler gibi gelmedik. İstenilen paranın değersizliğini biliyoruz. Bizim için malınızı daha ucuza tehlikeye koymanızı isteyemeyiz. Fakat ilk pazarlıktan sonra… Aradaki fark pek büyük… Hem de beş misli… Bu parayı ödemeyecek değiliz ama şu sırada bulup buluşturmak imkânsız…
Direktör söylenenlerin hiç birini anlamaz. Ararat vapuru adını duyunca birden ayılır:
–             Şu cephane meselesi mi? Peki n’olmuş?
–             Elli bin lira…
–             Ne elli bin lirası?
–             Vapurdan şüphelenmişler. Bu yüzden parayı elli bine çıkarmışsınız.
Direktörün bundan haberi yoktur. Rozalti’nin arttırmayı kendi yaptığı anlaşılır. Direktör, en yüksek ücreti, yani on bin lirayı istemiştir. Bin lirayı da Rozalti, komisyon olarak bir Türk’e vereceğini söyleyerek kabul ettirmiştir. Direktör, işi anlayınca Rozalti’nin işine son vermek ister ise de Kâmil Bey mani olur. Zira herif, cephane işini bildiği için düşmanlık yapabilir. Vapura, kahveci olarak bir adamlarını da aldırmayı isterler. Direktör beş kişi bile koyabileceklerini, ayrıca İnebolu’ya kadar kıyı boyu gitmesi ve tehlike sezerse baştan kara etmesini de kaptana tembih edeceğini söyler ve ekler:
–             Bütün dünya ile görüşmeyi göze alan, parasız, yani silahsız dövüşçülere karşı, ben yalnız saygı duyarım. Yolunuz açık olsun.
Kâmil Beyle Ahmet sevinçle çıkarlar.
Ertesi sabah, vapur hiç bir güçlükle karşılaşmadan boğazı geçmiştir. Öğlene doğru Niyazi Bey çıkagelir. Sıkıntı içinde dolanıp durmaktadır. Sonunda baklayı ağzından çıkarır. Ahmet tutuklanmıştır. Her halde Ararat’tan ötürü. Bekir Ağa bölüğüne atılmıştır. Düşmanın Bursa – Uşak cephesine saldırı plânları ele geçirilmiş, bu plânlar acele Ankara’ya gönderilmek üzere Ahmet’e verilmiş. Ahmet’te Nedime Hanım’a vermiş. Şimdi bu plânları, yarın kalkacak olan Gülcemel vapuruna yetiştirmek için Nedime Hanım’ı mutlaka bulmalıymış.
Kâmil Bey, ne yapıp yapıp plânları ele geçireceğini, Niyazi’ye vâd ederek onu başından savar. Aklından Ahmet’in tutuklanmasının Nedime Hanım’dan gizlenmesi gerektiğini düşünür çünkü Nedime Hanım’ın doğum sancıları artmıştır ve öğrenmesinin tehlikeli olacağı kanısındaydı. Ahmet’i sorarsa da İzmit’e gittiğini söyleyecektir.
Kâmil Bey, Nedime Hanım’ı merak ederek bir ara yanına gider. Nasıl olduğunu sorar? Yalan üstüne yalan söyler ama pek beceremez ve sonunda gerçeği olduğu gibi anlatır. Şayet yakalanırsa, Nedime Hanım’ı bu işe hiç karıştırmayacağına onu ikna eder. Söz konusu plânları alıp uzaklaşır.
Gece yarısı saat üçte eve döndüğünde karısını yemeğe beklerken uyumuş bulur. Geciktiğinden ötürü münakaşa ederler. Kadın, bu tartışmada hala hanımın anlattıklarını sayar, döker. İngiliz subayların, Kâmil Bey’in son davranışlarından hiç memnun olmadıklarını bildirir. Enişte Bey’in İngilizlere mal satmak üzere bir şirket kurma hususunda görüşmek için Kâmil Bey’i acele görmek istediğini ve ertesi günü kocasını göndereceğine söz verdiğini sözlerine ekler. Kâmil Bey, bu düşmanla alış veriş işini duymakla tepesi atar. Karısıyla kavgaya varan ağız tartışmasına tutuşur. Tartışma sırasında Kâmil Bey, memleketin durumundan, zaferden söz ettikçe Nermin onu alaya alır. Sonunda, kocasına « ben yoksulluk çekemem » diye tutturur. İyice bozuşup yatarlar.
Kâmil Bey, Niyazi Efendiyle bir gün önce Kara Dayı idarehanesinde konuşup sonra da Nedime Hanımla anlaştıkları üzere, o gün öğle vakti gayet önemli belgeler bulunan bir kuru üzüm sandığını, Tophane Rıhtımında bulunan Gülcemel vapuru kahvecisi Ramiz Efendi’ye verirken suçüstü yakalanır. Sorgusu yapılır. Ramiz Efendi’yi daha önce tanımadığını ve sandıkta belgeler olduğunu bilmediğini söyler. Ararat vapuru hikayesinin polisçe bilindiğini, tahkikat yargıcı önündeki tutanaklar okunurken öğrenir. Sorguda, bilhassa bu işle Nedime Hanım’ın hiç bir ilgisi olmadığında diretir. Sorguda, Nedime Hanım’ın Ararat vapuru işiyle de « hiç bir ilgisi yoktur » der. Sorgu yargıcı, « ama Nedime Hanım direktörle konuşmuş » deyince de « Hayır, direktörle ben konuştum » diyerek suçu zerine alır. Uzun sorgudan sonra, Kâmil Bey bütün zekasını kullanarak Nedime Hanım’ın bu işlerden hiç haberi olmadığına ve ortada suç varsa bu suçu kendi yaptığına sorgu yargıcını inandırır. İfadeyi buna göre yazdırır.
Sorgu yargıcı Ahmet’i getirir Kâmil Bey’in karşısına. Nedime Hanım’ın her şeyden haberli olduğunda Ahmet ısrar eder. Sonunda Kâmil Bey dayanamaz, yargıcın müdahalesine rağmen, bağırarak Ahmet’in Nedime Hanım’a aşık olduğunu, bunu kendisine, evli olduğunu bilmesine rağmen, söylediğini ve Nedime Hanım’ın ona olmaz dediği için iftira attığını söyler.
Ahmet durumu hemen anlar ve bir eliyle gömleğinin yakasını çekiştirerek « ben namussuzum, namussuzun biriyim » diyerek hüngür hüngür ağlamaya başlar. Dışarı çıkarırlar.
Aşk lafını nereden çıkardığına Kâmil Bey kendisi bile inanamaz. Bu sözlerle Nedime Hanım’ın namusuna leke sürebileceğini bile düşünemez. Yalnız bir tek maksadı vardır: Nedime Hanım ele vermemek… Karşısına tanıdığı bir insan kılığında çıkan bu etten kemikten alçaklığı durdurmak…
Sorgu yargıcı Kâmil Bey’e:
–             Ramiz’i tanımadığınızı hâlâ iddia ediyor musunuz?
–             Evet, tanımıyorum, ilk görüşüm.
–             Ama o sizi tanıyormuş!
–             O da yalan söylemiş öyleyse… Bir kelime bile konuşmadım bu adımla daha önce.
Ramiz içeri alınır:
–             Ulan Ramiz! Sen Nedime denen o karıyı tanımam dememiş miydin?
–             Evet, tanımam!
–             İşte Kâmil Bey söyledi. Sana böyle kağıtları hep o getirirmiş!
–             Yalan aman yüzbaşım yalan…!
Ramiz’in iğrenmiş gibi Kâmil’i süzmesi, Kâmil’in hoşuna gider; kaşlarını hafifçe kaldırıp « yalan » anlamında bir işret yapar. Sorgu yargıcı zorlayınca, Ramiz:
–             Ben böyle işlere girmedim Beybaba… Devlet, millet sayesinde gül gibi geçinip gidiyoruz şurada…
–             Ya Nedime her şeyi itiraf ettiyse?
–             Gelsin, yüzüme desin!… Asla kabul etmem…
–             Öyleyse sana iyilik yapmak haram. Bu gece seni bir güzel ıslatsınlar da bak nasıl bülbül kesilirsin?
Ramiz tam külhanbeyi ağızıyla uzun uzun anlatmaya başlar. Yargıç sustursa da o yine konuşur. İfadesini verir ve imzalar.
Uzun tartışmalardan sonra, kadının bu işle hiç bir ilgisi olmadığı kesin olarak belirtilir. Sorgudan sonra, Kâmil Bey, gardiyan askere bir lira uzatır. Bir ahali sigarasıyla öteberi aldırtır.
Kâmil Bey, yalnız kalınca, sorguda Ahmet’i namussuz yapıp çıktığını düşünerek üzülür. Ama sonra onun Nedime Hanım’ı ele verişini hatırlayarak, davranışının doğru olduğuna karar verir. Birden, Ramiz’e yapılacak işkence aklına gelir, ama hemen sonra, Ramiz’in onu ele vermeyecek bir tip olduğu inancı endişesini yatıştırır.
Kâmil Bey, gardiyan askerle ahbap olur. Gardiyan İbrahim, Vahap Çavuş adında bir dayakçının Ahmet’i çok dövdüğünü ve bayılttığını anlatır.
Kâmil Bey, bir ara bağırtı duyar. “Yine Ahmet’e işkence yapıyorlar.” diye düşünür. Sonra Niyazi Bey’in tutuklanmaması gelir aklına. “Tutuklansa, Ahmet’le olduğu gibi yüzleştirirlerdi, yoksa tutuklandı da işkence de öldü mü?” diye geçirir aklından. Bir süre sonra pis yatağa, gözünü kapatıp uzanır.
Ertesi sabah, İbrahim’e, Niyazi’yi sormak gelir aklına. “Senin gibi Çankırılı, kısa, kamburca bir adam…“ diye anlatır. Gardiyan: “Yanlışın var beyim.” der.
–             Belki sen görmemişsindir. Yukarı götürmesinler?
Gardiyan hemen fırlar, gider. Dönüşte Niyazi diye Çankırılı biri gelmediğini söyler. Sonra Kâmil Bey’in kulağına yanaşıp:
–             Hani Ahmet diye selam saldığın adam vardı ya, keşke selamını götüreydik. Gece kendini asmış… Yatak örtüsünü kesip ip yapmış…
Ahmet’in ölümü Kâmil Bey’i allak bullak eder. “Peki, Niyazi tutuklanmadığına göre, yalanım nasıl çıkıyor ortaya?” Birden olayları yeniden gözden geçirir. “Bu yalanın muhakkak Niyazi’den çıkması gerek. Niyazi tutuklanmadığına göre, demek ajan…!” Bu karara varınca olduğu yerde sendeler. “Ahmet’in sırtına meğer Niyazi’nin ihanet hançeri saplanmış.“
Kendini karyolanın üzerine bırakır. Böylece ne kadar kaldığını kestiremez. Birden kapı ardına kadar açılır. Sarı benizli, çatık kaşlı bir subayla, üstüne hiç saygı göstermeyen, kalın dudaklı bir çavuş dikilir karşısına. Subay gönülsüz sorar:
–             Gazete ister misiniz? Peyam Sabah getirsinler, diğerleri zaten yasak…
Kâmil Bey, eve haber verilmesini ve çamaşır istediğini söyleyince:
–             Yollarız, getirsinler. Tıraş için de berber gönderilsin, diye emir verir.
Kâmil Bey’i, tıraştan sonra, Kurmay Binbaşı Burhanettin Bey’e çıkarırlar. Burhanettin Bey hemen söze girer:
–             Sizi, karşılıksız bir fedakârlığa itelemişler. Çıkarı olmayan bir yola…
Bu sıra telefon çalar. Her halde telefonda biri Kâmil Bey’i soruyor olmalı ki Binbaşı “Burada. Anlaşacağız.” diye karşılık verir.
–             Sizi Roma elçiliğimize kâtip düşünüyorlar…
–             Bu teklifinizi yarına kadar düşünmem için izin verin…
–             Şimdi asıl meseleye gelelim. Olayı ört bas etmek için bize mutlaka bir suçlu gerekli…
–             Bu iş için en uygunu Ahmet Beydir.
–             Ahmet Bey öldü. Bize canlı bir suçlu gerekiyor.
–             Tamam. Niyazi, İzmirli Niyazi… Kamburca, kısa boylu…
–             Olmaz efendim. Olayı biliyoruz. Yalnız delil yok ortada. Ararat vapuru acentesi kendisini görmediğini söyledi. Niyazi’nin o gece evde olduğuna tanıklık yapanlar var. Gerçeği yalnız siz biliyorsunuz.
–             Ben mi biliyorum? Size hiç bir suçu olmayan Nedime Hanımı teslim edeyim mi istiyorsunuz?
–             Yeniden başlayalım. Yaptığınız lüzumsuz bir fedakârlık. Kendinizi mahvediyorsunuz. Üstelik geçim durumunuz da berbatmış…
–             Bana korkunç bir durumu fark ettirdiniz beyefendi! Kendimin, bu kadar alçak bir herif olduğumu bu güne kadar fark etmemiştim. Roma başkâtipliğini nasıl da kabul ediverdim hemen… Oysa burada devlet mi kaldı ki Roma’da elçiliği olsun!… Affedin, rahatsız ettim…
–             Hemen heyecanlanmayın canım!… Oturun… Sigara?
–             Sıra Şeytan Adası korkutmacasına mı geldi yoksa? Bunu da Yüzbaşı Bey söylediler eksik olmasınlar… Bakın, biz ikimiz de çocuk değiliz… Memleketi işgal etmiş düşmanla dövüşenleri asla affetmeyen acayip vatanseverlerin elinde olduğumu biliyorum.
–             Fakat o kadını kurtaramazsınız…
–             Ne korkunç bir söz! Gebe bir kadını, suçsuz olduğu halde mahvederek Roma elçilik başkâtibi olma teklifini nasıl yapabiliyorsunuz? Müsaadenizle…
Aradan üç gün geçtikten sonra Kâmil Bey’in odasına dalan İbrahim:
–             Hadi beyim! Çabuk… Aman ha… O karagözcü soytarı su dökmeğe çıktı!
–             Ramiz Efendi mi?
–             Artık bilemem… Çabuk, ne diyeceksen de… İbriği de al… Elini yıkar gibi davran… Biri gelirse ben öksürürüm. Abdülvahap çavuş az kalmış ki fukaranın gözünü patlata… Öyle bir sopa çekmiş ki…
Musluk başında sıskası çıkmış, titreyen Ramiz Efendi’yi görür. Sağ gözü kapanmıştır:
–             Geçmiş olsun arkadaş! Size bir şey söylemek istedim de… Kendim için değil, Nedime Hanım için… Kadındır, belki şaşırtırlar… Size yaptıkları gibi « Kâmil her şeyi söyledi » derler. Bir haber yollamak lâzım. Ben hiç bir şey söylemedim. Hani bir Niyazi Efendi var? Bilmem tanır mısın? Hepimizi yakan o. Nedime Hanım’a haber salmalı. Ben bunu beceremem. Siz belki bir çare bulursunuz. Nedime Hanım ona körü körüne inanırdı. Niyazi’den sakınsın. Ararat vapuru işinde galiba bizi soymak istedi. Beceremeyince de intikam aldı. Ahmet’in kendini asmasını da arkadaşlara bildirmeli. Nedime Hanım için delil bulamadılar.
Bu sırada İbrahim kapıyı aralayıp seslenir. Ramiz elinin sabununu bile durulamadan yürür. Kâmil Bey karşısındakinin, sözlerinden bir şey anlayıp anlamadığını bile kestiremez.
Öğle üzeri bir teğmenle yanında Abdülvahap çavuş hışım gibi, Kâmil Bey’in odasına girerler. Yukarı götürürler. Girdiği odada Nermin’le karşılaşır. Karısı “Bunu bize neden yaptın ?” diye tutturur. Odada enişte beyle İngiliz yüzbaşısı vardır. Kâmil Bey Ayşe’yi sorar. Nermin büsbütün sinirlenir. “Bir de onu mu getirecektim? Nedir bu başımıza gelen?” der. Nermin İngiliz yüzbaşısının uyarısı üzerine geri kalan sözlerini Fransızca söyler. Eve bir takım kılıksız adamların gelip Kâmil Bey’in tutuklandığını haber verdiklerini, enişteyi çağırttığını, eniştenin gazetedeki o kadını bulduğunu, kadının bir şeyden haberi olmadığını söylediğini anlatır. Kâmil Bey “Nereden haberi olacak?” deyince Nermin “Yeter artık, ben çocuk değilim. Yoksulluğumuz yetmez gibi bir de bu bulaşık işlere karıştın. Marifetlerini enişte bey anlattı.” der.
Binbaşı Burhanettin, “Bunca olaydan sonra akıllanmışsınızdır.” şeklinde lafa karışır. Kâmil Bey:
–             Kendi kendimi tutuklamışım gibi konuşuyorsunuz. Bir yanlışlık var diyorum size…
–             Yanlışlık filan yok. Doğruyu söylemiyorsun. Söylesen hemen bırakacaklar. Enişte bey söz alır. Roma elçilik başkâtipliğini de kabul etmemişsin… O kadın hakkında her şeyi söyle. İşler onun başının altından çıkıyor. Kurtarmaya çalışman yararsız. Zaten kocası da hüküm giymiş…
–             Yani böyle diyerek benim o kadına iftira etmem mi isteniyor? Benden, gebe ve suçsuz bir kadına iftira etmemi beklemeyin. Sana yalan söylüyorlar Nermin! Böyle bir kurtuluş yolu olamaz.
Bu laflara sinirlenen İngiliz yüzbaşısı:
–             Bir vapur dolusu cephaneyi siz mi bulup yüklediniz? Evinizden ayrılmadan saldırı plânlarını nasıl ele geçirdiniz?
Karısı “Bize de acısana o kadına acıdığın kadar!”
–             Siz hamdolsun acınacak halde değilsiniz.
–             Biz mi? Enişte bey olmasaydı vapur param yoktu buraya gelmeye.
Kâmil Bey, birden yüzüne tokat yemiş gibi irkilir. Nermin de ileri gittiğine pişman olup lafı değiştirir:
–             Ayşe’de sen gideli hiç uyumuyor. ”Baba baba” diye ağlıyor.
Kâmil Bey, Entellicens servisle burun buruna olduğunu nihayet anlar:
–             İşte beni gördün karıcığım. Sağım. Lütfen birisiyle çamaşır yolla. Ayşe’nin gözlerini de öp benim için. Enişte beye size gösterdiği şefkatten dolayı minnettarım. Borcumu, ölmezsem öderim.
Bu sefer enişte bey « Gebe kadınla iki serseri » diye bütün kinini kusar. Mustafa Kemal’e lânetler yağdırır. Kâmil Bey’e para bırakmak istese de o almaz.
Ertesi gün, hapishane müdürü tarafından çağırılarak evden gelen öteberiler verilir.
Bir başka gün, Kâmil Bey’i bir takım koridorlardan geçirerek halılarla süslü bir odaya, paşanın odasına götürürler. Bu kez eskiden yapılan teklifler paşa tarafından yinelenir. Kâmil Bey, suçsuz bir kadına iftira edemeyeceğini tekrarlar.
Bir hafta sonra yargılama başlar. Nedime Hanım hakkında delil bulunamamıştır. Olayda Kâmil Bey’le Ramiz Efendi’den başka suçlu gösterilememiştir. İlk duruşmadan sonra kapalılık kararı da kalktığından Ramiz Efendi’yi Kâmil Bey’in yanına verirler. Mahkemede Yunan saldırısının başladığını duyarlar. Anadolu’dan her gün birbirini tutmayan haberler gelir. Kâmil Bey, Ramiz Efendi’ye dert yanar. “Saldırı plânlarını bizimkilerin ellerine ulaştırabilseydik, yakalanmakla işi berbat ettik.” diye dövünür.
–             Aldırma gözüm! Bizimki kim bilir kaçıncı kopyasıydı. Haber Anadolu’ya vaktinde ulaşmıştır.
Bir ara Eskişehir’in Düşüp, düşmanın Ankara önlerine ilerlediği sözü çıkar.
–             Niyazi hergelesini yakalamadıklarına canım sıkıldı.
–             Adam sen de!… Zaten ölmüş herif…
–             Hiç de ölmemiş. Hele namussuz kamburu bir de Milis yüzbaşısı yapıp Sapanca’ya yollamışlar. Siz Niyazi’nin ihanetinden sonra bana da görünmeyebilirdiniz. Aklıma o yalan nereden geldi?
–             Önce şüphelenmedim desem yalan olur. Ama ilk gelişte yakalandık, bunda bir iş var dedim. Yalanı da Nedime Hanım’ı sevdiğinizden söylediniz. Eğer siz o gereksiz yalanı söylemeseydiniz Niyazi’nin ne mal olduğunu çok daha zor anlayacaktık.

Ziyaret başladığında, Ramiz Efendi’nin karısı Fatma Hanım bütün havadisi toplayıp onlara yetiştirir. Böylece günü gününe olayları öğrenirler. Fatma Hanım da polis ve jandarma karşısında nasıl davranılacağı hususunda, kocası kadar pişkindir. Başlarına dikilen nöbetçinin sık sık « yasak » ihtarına rağmen bütün savaş haberlerini bir kulpuna getirip anlatır.
Harp Divanı Başkanı kararda Ramiz’in, kendini körkütük cahil biri olarak tanıtmasına kanar ve berâtine, Kâmil Bey’in de yedi yıl kürek cezasına çarptırılmasına karar verir.

Ramiz, Kâmil Bey’le yalnız kalınca, mahkemede maskaralıklardan ötürü kendisini bağışlamasını ister ve dışarda Nermin Hanım ve Ayşe ile ilgileneceklerini, zaten zaferin yakın olduğunu, yakında onun da özgürlüğüne kavuşacağını söyler. Kucaklaşıp ayrılırlar.

Esir Şehrin İnsanları Özet

Esir Şehrin İnsanları - Kemal Tahir

Roman, İspanya'da yaşayan Kâmil Bey ve ailesinin ülke­sine dönmesiyle başlar. Yıl, 1916'dır. Osmanlı Devleti, her geçen gün güç ve toprak kaybetmektedir. Kâmil Bey de Ba­tıda bulunduğu dönemde ekonomik sıkıntılar yaşadığı için. İstanbul'a, bazı emlaklarını satmak için gelmektedir. Kâmil Bey, eşi Nermin Hanım ve kızı Ayşe, Ban kültürünü çok iyi bilmelerine rağmen kendi kültürlerine fazlaca önem vermez­ler.
İstanbul'a gelen Kâmil Bey, Bağlarbaşı'nda babasından kalma köşkü onartarak oraya yerleşir. Bir yandan da yine ba­basından kalma mülklerle ilgili işleri takip eder. Bu esnada Galatasaray Lisesi'nden arkadaşı Ahmet'le karşılaşır. Arkada­şı, Kâmil Beyden kendilerine yardım etmesini rica eder. Kâ­mil Bey, Nedime Hanım'ın çıkardığı Karadayı gazetesinde çalışmaya başlar. Anadolu'daki Millî Mücadeleye destek ve­ren Nedime Hanım ve arkadaşları Karadayı gazetesi vasıta sıyla Anadolu'yla haberleşmektedirler. Bu işleri yaparken Kâ­mil Bey, yavaş yavaş, ülkesiyle ilgili meselelerle ilgilenmeye başlar.
Düşman güçlerinin Anadolu'daki askerlere saldırı plan­larını ele geçiren Nedime Hanım ve arkadaşları bunu Anado­lu'ya ulaştırmaya çalışırlar. Bu işi, Kâmil Bey üstüne alır. An­cak Kâmil Bey, bu planları bir sandık içinde gemiye verirken yakalanır. Çünkü Nedime Hanım'a yardım ediyor gözüken Niyazi, İstanbul hükümetinin ve işgal kuvvetlerinin ajanlığını yapmaktadır. Kâmil Bey'i de o haber vermiştir.
Kâmil Bey, tutuklandıktan sonra birçok kere sorguya çe­kilir. Paşa oğlu olduğu için kendisine ceza vermeyeceklerini ancak Nedime Hanım'ın yaptıklarını anlatmasını isterler. Kâ­mil Bey de Millî Mücadeleye destek veren bir kadını ele ver­menin büyük bir alçaklık olacağını düşünür ve Nedime Hanım'ı ele verecek hiçbir şey anlatmaz. Bu esnada Nermin ve ailenin diğer üyeleri Kâmil Bey'in tutuklandığını duyunca büyük bir şaşkınlık yaşarlar. Ancak Kâmil Bey, sorumsuz bir aydın olmaktan, sorumlu bir aydın olmaya doğru değişim ya­şadığı için kendisine yöneltilen eleştirileri fazlaca önemsemez. İstanbul Hükümeti tarafından kendisine Roma elçiliğinde bir iş teklif edilmesine rağmen, Nedime Hanım'ı ele vermemek için kabul etmez.
Ararat vapurunda kaçırılan cephane işi içinde onun sorumlu olduğunu bildiklerini söyledi. Kamil Bey gemide cephane olduğunu bilmediğini, ilaç ve hastane malzemesi yüklü olduğunu sandıklarını bunun için Fransız direktöre kendisinin aracı olduğunu, Nedime Hanım'ın suçu olmadığını söyledi. Yüzbaşı Nedime’nin özellikle rahatsızlanarak adaya gittiğini evrakları teslim etmesi için Kamil’i kullandığını söyledi. Bunları ispatlamak için bir şahitleri olduğunu da belirtti. Her şeye rağmen Kamil, inkâra devam etti. Şahitle yüzleştirilmesini istedi. Askerler şahidi getirdiler. Kamil içeri gelen bu perişan insanı tanıyamadı. Bu Ahmet’ti. Ahmet inanılmaz işkencelere maruz kalmıştı. Yüzbaşının söylediği her şeyi kabul etti.
Bütün suçun Nedime Hanım’ın olduğunu söyledi. Kamil çılgına döndü, o anda aklına gelen ilk yalanı söyleyerek, Ahmet Nedime’ye aşıktı, kendisi tutuklanınca Nedime’nin dışarda olmasına dayanamadı ve kıskançlıktan bunları uyduruyor diyerek saldırdı. Ahmet her şeyi olduğu gibi bunu da kabul etti ve o akşam hapiste intihar etti. Kamil Nedime’nin adaya gitmedi hikayesini sadece Niyazi’ye söylediği bir yalan olduğunu bildiğinden gerçek ihbarcının o olduğundan emindi; ama yine de Ahmet’i de affedemedi. Eşinin eve gelmemesinden meraklanan Nermin, hala ve eniştesinin yardımıyla Kamil’i buldu ve görüştüler. Nermin Hanım, Kamil’i hiç anlayamıyordu. Kendisinin ve kızının perişan olduğunu, eniştesinin yardımcı olduğunu ve artık işbirliği yapması gerektiğini söyledi. Karısının Padişah yanlısı tutumu, kızının özlemi, Kamil’in direncini kırıyordu. Fakat kutuyu teslim ederken yakalandığı Ramiz Efendi ile yaptıkları arkadaşlıkta, onun cesaretinden, karısı Fatma’nın vatanseverliğinden, tüm cahilliğine rağmen kocasını Anadolu’ya yardım etmek için yüreklendirmesinden öylesine etkilendi ki kendinden utandı ve kararından dönmedi. Son bir teklifle kendisine Roma Elçiliği’nde baş katip olması ve Nedime Hanım hakkında bilgi verdikten sonra hiç bir yüzleştirmeye ve mahkemeye çıkarılmadan yurt dışına gönderilmesi teklif edilmesine rağmen kadını korumaya devam etti. Ramiz’e de Kamil aleyhinde ifade vermesi için baskılar yapıldı ama o hiç oralı olmadı. Bu arada İnönü Zaferi’nin haberi bir bayram sevinci gibi İstanbul’a ulaştı. Mahkemede Ramiz beraat etti, Kamil Bey, yedi yıl kürek cezasına mahkum oldu. Ramiz Efendi, Kamil Bey’in elini öptü ve “Yanlızca sizin elinizi öpmedim, bütün kahramanların ellerini öptüm. İnönü’de ölenlerin, sakat kalanların, mahpus yatanların. İşin sonuna geldik, buradaki misafirliğiniz çok çok birkaç ay sürer, ben Anadolu’ya geçsem de Fatma Hanım mutlaka size gelir, ömrümün sonuna kadar minnetle hatırlayacağım.” dedi. Ramiz Efendi çıktı. Kapı kitlendi. 

Esir Şehrin İnsanları Ayrıntılı Özet Konu Ana Fikir Kahramanlar

Esir Şehrin İnsanları - Kemal Tahir

Osmanlı Devleti'nin 1. Dünya Savaşımdan yenik çıkmasından sonraki dönemi anlatan roman Milli Mücadele Yıllarında ve daha sonraki dönemde yaşanan olayları anlatır. İdarenin ve şartların değişmesi üzerine Osmanlı Devletinin elit kesimlerinin yaşadığı siyasi, sosyal ve ekonomik buhran romanın konusunu teşkil eder.
Esir Şehrin İnsanları ilk kez 1952 yılında, Yeni İstanbul gazetesinde, tefrika olarak yayınlanmıştır. Daha sonra 1956 yılında Nurettin Demir takma adıyla kitap halinde basılmıştır.
İstanbul’un işgali sırasında Türklerin tavırlarını anlatır. Bu eserde başlıca üç tip insandan söz edilmiştir. İstanbul Hükümetinin tarafını tutanlar, Kuvayi Milliyeciler ve her şeyi oluruna bırakan vurdumduymaz insanlar.  Romandaki çatışma bu üç tip insanın olaylara bakışından oluşur.  Eser, romanın kahramanı olan Kamil Bey’in şahsında ideal Türk aydınında bulunması gereken özellikleri ortaya koyması ile dikkat çeker.
Eser, Milli Mücadele yıllarındaki Anadolu’da meydana gelen birçok sorunu edebi bir dille kalem almıştır.  Eser “ Esir Şehir Üçlemesi”  olan anılan Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı ve Yorgun Savaşçı nehir romanlarının ilkidir. Kemal Tahir’in bu yılları ele aldığı “nehir roman dizisinin” ilk kitabı olan "Esir Şehrin İnsanları’nda Kemal Tahir, Mütareke Dönemi Osmanlı aydınının ve İstanbul'unun destansı direnişini ve mücadelesini kaleme almıştır. Başkahraman Kamil Bey’in şahsında, aydın bir Türk’e düşen görevler dile getirilir. Eser: “ Kamil Bey’in iç dünyasındaki çatışmalar, benliğini bulmasına zemin hazırlar ve onu yazarın idealize ettiği bir aydın tipine çevirir.”
Kemal Tahir bu eserinde başarılı bir anlatım ve yaklaşım göstermiştir. "Türkiye'yi, Türkleri sahiden tanımak isteyen yerli yabancı herkes Kemal Tahir'i okumak, anlamak zorundadır."
 Roman üç bölümden oluşur ve her bölüm de kendi içinde alt kısımlara ayrılır. Birinci bölüm yedi, ikinci bölüm üç, üçüncü bölüm yedi kısımdan meydana gelir.
Eser MEB tarafından okullar, öğretmenler ve öğrencilere tavsiye edilen 100 Temel eser arasındadır. Eser bir TV kanalında dizi olarak çekilmiş ve böylece sinemaya da uyarlanmıştır.

KONU

Kitabın kahramanı Paşazade Kamil Bey’in, Avrupa’da yaşarken İçine düştüğü ekonomik sıkıntılar nedeniyle ana vatana dönmek zorunda kalması, kimliğini hatırlayıp milli mücadeleye katılması ve sonrasındaki yaşanan olaylar romanının konusunu teşkil etmektedir.

ANAFİKİR

Türk aydını kimliğini kaybetmemeli, her şartta ve fırsatta ülkesini ve vatanının korumak için ölümü dahi göze alabilmeli, her şatta halkını aydınlatmalı ve mücadeleye sevk etmelidir.

Kahramanlar

  • Kamil Bey: Romanın ana kahramanıdır.
  • Nermin Hanım: Kamil Beyin eşidir.
  • Fuat Bey: Kamil Beyin okul arkadaşı ve yakın dostu
  • Ayşe: Küçük yaşına rağmen bir genç kız gibi girişken, hoş sohbet ve bilgili bir kızdır.
  • İhsan Bey: Kamil Bey’in Galatasaray Lise’sinden sınıf arkadaşı
  • Nedime Hanım:  İhsan Bey’in eşidir
  • Ahmet Bey: Kamil Bey’in Galatasaray Lise’sinden sınıf arkadaşı
  • Niyazi Ağabey: Kamil Bey ve arkadaşlarına milli mücadeleye katılmaları için destek veren kişi
  • Ramiz Efendi: Mütareke’den sonra Anadolu’ya yardım etmek için çalışan bir yedek subay
  • Fatma Hanım:  , Ramiz Efendi’nin cesur ve vatansever karısıdır

ÖZET

Kamil Bey Abdülhamid’in vezirlerinden Selim Paşa’nın tek çocuğudur. Genç yaşta babasının mirasına konmuş, hayatını Avrupa’da geçirmiştir. Kamil Bey’in eşi Nermin Hanım da bir Paşa kızıdır. Ancak kumarbaz olan babası öldüğünde borçlarından dolayı malları yağma edilince karşısına çıkan Kamil Bey ile evlenerek hayatını düzene sokmak istemiştir. Kamil Bey, eşi Nermin Hanım ve kızı Ayşe, Batı kültürünü çok iyi bilen buna rağmen öz kültürlerine yabancı ve kayıtsız kalmış oldukça eğitimli kültürlü insanlardır.
1914 Dünya Savaşı başladıktan sonra Osmanlı Devleti, her geçen gün toprak kaybetmektedir. Kamil Bey, karısı Nermin ve kızı Ayşe ile birlikte 1916 yılında İstanbul’a dönmeye karar vermiştir. Dış basında Anadolu’ daki Milli Mücadelenin bir Bolşeviklik hareketi olduğu dile getirilmekteydi. Hatta Mustafa Kemal’ in ve Kuvay-ı Milliyecilerin Bolşevik -  Moskof olduğu yazılıyordu. Savaş yıllarında mülklerini satarak geçinmiş para sıkıntısı çekmektedir. Nermin Hanım’ın halası ve eniştesi onları köşklerinde misafir etmek istemiş, Kamil Bey’de kabul etmişti.  Onları, İstanbul’a getiren vapur Çanakkale’de durunca Kamil Bey İstanbul’un içinde bulunduğu acı durumu anlamış olur. Çanakkale yangın yeri gibi bir haldedir.  Küçük kız çocukları sefalet yüzünden vücutlarını satmak zorunda kalmaktadır ve bulaşıcı hastalıklar her tarafa yayılmıştır. Felakete dayanamayan subaylar ve memurlar intihar etmektedirler. Bu manzara Kamil Bey’i çok sarsmıştı.
Aile Nermin Hanım’ın halası ve eniştesinin gösterişli köşküne misafir olur.  Enişte Bey, işgal kuvvetlerinin ileri gelenleri ile işbirliği içinde olan, Padişaha bağlı, her şeye ticaret gözüyle bakan bir insandır. Kamil Bey’i Kerkük’deki topraklarını İngilizlere satması için ikna etmeye çalışır. Konakta yapılan toplantılar, düzenlenen partiler; katılan politikacı, hariciyeci, ve memurların vurdum duymazlığı Kamil Bey’ i çileden çıkarmaktadır. Kamil Bey, İngiliz subaylarıyla yaptığı konuşmalarda İngilizlerin “ bizi bizden iyi tanıdığını” şaşırarak ve biraz da utanarak gözlemlemiştir. Bunun üzerine Kamil Bey kendi evine taşınmaya karar verir.
Serencebey’deki konakla, Çengelköy’deki yalı yanmış olduğundan Bağlarbaşı’nda bulunan ama uzun yıllardan beri bakımsız kalan köşkü tamir ettirerek orada yaşamayı düşünmektedir. Köşkün tamiri esnasında eski arkadaşı Fuat Bey’le karşılaşır. Fuat Bey,  başına gelen bir felaket bir kadiri dervişi olmuş ve derviş gibi yaşamaya başlamıştır. Fuat Bey’in İtalyan asıllı karısı, çocuğunu da alarak başka birine kaçmıştır.  Fuat Bey, köşkünü tamir ettiren Kâmil Bey’e yardımcı olmaya başlar.  Bu esanda ayrı kaldıkları yıllar hakkında bol bol sohbet etmek ve birbirleri hakkında her şeyi öğrenmek fırsatını da bulurlar.  Kamil Bey, Fuat Bey’ in de yardım etmesiyle köşkü oturabilecek bir duruma getirir.
16 Mart 1920′de İstanbul işgal edilir. Görünüşe bakılırsa polisler, jandarmalar, memurlar kendi hükümetlerine çalışmadıkları halde eskisi gibi görevlerini yapmakta,   çocuklar bağıra çağıra oynamakta, kadınlar komşularına gitmekte, alış-veriş yapılmakta, düğünler yapılıp mevlitler okutulmaktadır. Anadolu da ise Milli Mücadele başlamıştı.  Osmanlı yanlısı olanlar sanki İstanbul’u Kuvayi Milliyeciler işgal etmiş gibi ateş püskürmektedir. Mustafa Kemal’ i, Ankara’yı, Kuvay-ı Milliye’ yi daha sık işitir olmuştu.
Kamil Bey’in Anadolu hakkında hiç bir fikri yoktu.  Mustafa Kemal ile ilgili gelen haberlere de bu yüzden kayıtsız kalmaktadır.  Bazı aydınlar dernekler aracılığıyla Anadolu’ya yardım göndermekte, subaylar gizlice Anadolu’ya kaçmaktadır. Kayıp olan arkadaşlarını sorduğu zaman karşısındakiler “Anadolu’ ya gitti galiba diye fısıldamaktadır. Anadolu’dan gelen haberlere göre Düzce’ de Konya’ da, Yozgat’ ta ayaklanmalar çıkmıştı. Yunanlılar genel saldırıya geçmiştir. Derviş Fuat Bey bile Anadolu’ya gitmişti.
Anadolu ve İstanbul’daki duruma göre halkın bir kısım Hürriyeti-İtilafçı iken bir kısmı Kuvay-ı Milliyeci, bir kısmı da Hükümet yanlısıdır. Hürriyet-İtilafçılar Anadolu’ ya karşıdır ve “ Peyam Sabah “ gazetesini okumaktadır. Onlara göre Anadolu’daki hareket, İttihatçıların işidir. İki buçuk zeybekle yedi tüfek ile yedi düvele karşı koyma macerasına girmişlerdi.
Anadolu harekâtına inananlar ise vatanı kurtarma çabasında olduklarını ifade etmektedirler. Kamil Bey, bazı durumları şaşırarak izliyordu. Polisin, jandarmanın, memurun işgal kuvvetlerine çalıştıklarına inanıyordu. Oysa Kuvay-ı Milliyecilerden birisini tutmaya gelmiş İngiliz polisine yardım eder görünen polis, gece Anadolu’ya geçen kalabalık bir takıma kılavuzluk etmekteydi.
Bu esnada Galatasaray Lisesi’nden arkadaşı Ahmet Bey ile karşılaşır. Ahmet Bey ona okuldan ortak arkadaşları olan İhsan Bey ve eşi Nermin hanımı anlatır. İhsan Bey yedek subay olarak harbe gitmiş, beş kere yaralanmış, esir düşmüş, kurtulup gelince bir dergi çıkartmaya başlamış, Kuvayi Milliye’yi tuttuğu için üzerine işlemediği bir suç atılarak on yıl kürek cezasına çarptırılmıştır. İhsan Bey hapse düşünce dergiyi İhsan Bey’in eşi Nermin Hanım çıkarmaya devam etmektedir. İki arkadaş İhsan Bey’i ziyarete gider. İhsan mahpusa tıkıldığı halde büyük bir iş yapmakta olduğunu belli etmiştir. İhsan Bey bu harbin hiçbir harbe benzemediğini sürekli dile getirmekteydi. İhsan Bey, Ahmet Bey aracılığıyla Kamil Bey’den derginin yayınlanması için yardım isteğinde bulunmuştur.
Ahmet Bey onu Nermin Hanım’ın yanına götürür. Kamil bey ile Nermin Hanımı tanıştırır. Ahmet Bey’in yardımıyla Nedime Hanım’ın çıkardığı Karadayı gazetesinde çalışmaya başlar. Nedime Hanım ve arkadaşları Karadayı gazetesi vasıtasıyla Anadolu ile haberleşmektedir. Nedime Hanımın yürekliliği erkekleri erkekliğinden utandırıyordu. Nedime Hanım, çarşaflı bir bayandır ancak “On altı yıldır giyerim. Bir türlü alışamadım. Yüz yıl da giysem alışamayacağım… Hele şu savaşlar bitsin… İlk işim kadın çarşaflarıyla boğuşmak olacak…” diye konuşuyordu. Gazetedeki işi sayesinde Kamil Bey,  vatanı ve Milli Mücadele ile ilgili meselelerle ilgilenmeye başlamıştı.
Kamil Bey, memleketi n durumunu iyice kavramaya başlamıştı. Niyazi Ağabey ile tanışmış, onun sayesinde Anadolu’ya yardım eden Kuvay-ı Milliyeciler ile de temasa geçmeye başlamıştır. Niyazi Ağabey, seferberliğin her cephesinde çarpışmış, Yunan’a ilk kurşunu atanlar arasındadır. Oğlu, Rum çetelerince öldürülmüş, kızının ırzına geçilmiş, Karısı ise Anadolu’da kaybolmuş bir adamdı.
Kamil Bey, gazetedeki ortamı düzeltmek için evden birçok eşya getirmiştir. Antika bir Buda heykelini satarak elde ettiği parayla gazeteyi güçlendirmeye başlar. Nedime Hanım’ın cesareti ve vatan sevgisinin etkisiyle Kuvayı Milliyeci olur. Nermin Hanım’a olan sevgisi ve saygısı çok yüksektir. Nedime Hanım hamile olduğu halde canla başla çalışmaktadır. Gazete ünlü yazar ve şairlerin memleket meselelerini tartıştıkları bir yer haline gelmişti.
Bir gün Ahmet Bey gazeteye, bin ton cephanenin Anadolu’ya gönderilmek üzere gemiye yüklendiğini, önce 11bin lira istendiğini ancak daha sonra Rozalti isminde birinin fiyatı 50bin liraya çıkardığını, eğer bu para verilemezse halkın parası olan 11bin liranın da yanacağını anlatmıştı. Hiç birinde metelik yoktu. Kamil Bey nakliye şirketinin direktörü ile Enişte Bey’in evinde tanışmıştı.  Ve onunla görüşmeye gitti. Kamil durumu açıkça anlattı. Direktör, taşıma ücretinin 11bin lira olduğunu aradaki farkın Rozalti tarafından istenmiş olabileceğini tahmin ederek onlara yardımcı oldu.  Gemi sefere çıktıktan sonra Rozalti’nin işine son verilmişti.
Bir gün Niyazi gazeteye gelerek acilen Nedime ile görüşmesi gerektiğini söyledi. Kamil, Nedime’nin hasta olduğunu, ne gerekiyorsa kendisinin yapacağını söyledi. Niyazi çok önemli evrakların Karadeniz postası yapan Gülcemal vapuruna teslim edilmesi gerektiğini;  Ahmet’in bir gece evvel tutuklandığını, evrakların ise Nedime Hanım’da olduğunu söylemişti. Kamil Bey, Nedime’nin adada yakınlarının yanında olduğunu ve ancak kendisinin ona ulaşabileceğini söyledi. Niyazi detayları açıklamak zorunda kalmış,  Kamil ise Nedime’nin evine ulaşarak durumu anlatmıştı. Nedime evrakları vapura kendisi teslim etmek istediğini söyledi.  Kamil bu önemli belgelerle dolu kuru üzüm sandığını Tophane rıhtımında, Gülcemal vapurunun kahvecisi Ramiz Efendi’ye verirken suçüstü yakalanmıştı.  Bu belgeler, düşman güçlerinin saldırı planlarıydı.
Sorgulama esnasında bir paşa oğlu olduğu için ona iyi davranılmıştı. Tüm suçlamaları inkâr etmiş, belgeleri bilmediğini, Ramiz’i de tanımadığını söylemişti. Sorgulamayı yapan Yüzbaşı, Nedime Hanım’ın elebaşı olduğunu bildiklerini, kendisini takip ettiklerini, itiraf ederse babasının hatırı için kendisini affedeceklerini söylese de Kamil Bey bunu kabul etmedi. Yüzbaşı arkadaşlarından birinin Nedime Hanım hakkında tüm bilgiyi verdiğini, Ararat vapurunda kaçırılan cephane işi içinde onun sorumlu olduğunu bildiklerini söyledi.
Kamil Bey cephaneyi bilmediğini,   hastane malzemesi yüklü sandıklar için Fransız direktöre kendisinin aracı olduğunu, Nedime Hanım’ın bu işte bir suçu olmadığını söyledi. Yüzbaşı Nedime’nin özellikle rahatsızlanarak adaya gittiğini evrakları teslim etmesi için Kamil’i kullandığını söyledi. Bunları ispatlamak için bir şahitleri olduğunu da belirtti. Her şeye rağmen Kamil, inkâra ederek Şahitle yüzleştirilmesini istedi. Askerler şahidi getirdiler. Şahit ise yakalanan Ahmet Bey’di. Ahmet işkencelere maruz kalmış, Yüzbaşının söylediği her şeyi kabul etmişti.
Ahmet Bey, bütün suçun Nedime Hanım da olduğunu söylüyordu. Kamil ise bu suçlamaları reddederek, bu adam Nedime’ye âşıktır, kendisi tutuklanınca kıskançlıktan bunları uyduruyor diye itiraz etmişti. Ahmet, bunu da kabul etmiş ve o akşam hapiste intihar ederek canına kıymıştı. Kamil Nedime’nin adaya gitme hikâyesini sadece Niyazi’ye söylemişti. Bu yüzden asıl İhbarcının Niyazi olduğunu biliyordu.
Kamil,  Ramiz Efendi ile karısı Fatma’nın vatanseverliğinden,  Anadolu’ya yardım etmek için gösterdikleri çabadan çok etkilenmişti. Nermin, Enişte Bey ve ailenin diğer üyeleri Kamil Bey’in tutuklandığını duyunca büyük bir şaşkınlık yaşamış yardım etmek için ellerinden geleni yapmışlardı.
İstanbul Hükümeti tarafından kendisine Roma Elçiliği’nde başkâtiplik, mahkemeye çıkarılmadan yurt dışına gönderilmesi teklif edildiği halde Nedime Hanım’ı korumaya devam edip aleyhinde şahitlik yapmamıştı. Ramiz’e Kamil aleyhinde ifade vermesi için baskılar yapıldı ama o da oralı olmamıştı. Kamil Bey, Milli Mücadeleye destek veren bir kadını ele vermenin büyük bir alçaklık olacağını düşünmüş ve kararından vaz geçmemişti.
Bu arada İnönü Zaferi’nin haberi İstanbul’a ulaşmıştı. Ramiz de Mahkemede beraat etmiş, Kamil Bey, yedi yıl kürek cezasına mahkûm olmuştu. Ramiz Efendi, Kamil Bey’in elini öptü ve “Yalnızca sizin elinizi öpmedim, bütün kahramanların ellerini öptüm. İnönü’de ölenlerin, sakat kalanların, mahpus yatanların. İşin sonuna geldik, buradaki misafirliğiniz çok çok birkaç ay sürer, ben Anadolu’ya geçsem de Fatma Hanım mutlaka size gelir, ömrümün sonuna kadar minnetle hatırlayacağım.” dedi.

Yaban Ayrıntılı Geniş Çok Uzun Özet

22 Mayıs 2014 Perşembe

Yaban - Yakup Kadri Karaosmanoğlu

YABAN ÇOK UZUN GENİŞ AYRINTILI ÖZET

Sağ kolunu Birinci Dünya Savaşı’nda kaybeden Yedek Subay Ahmet Celâl, emir eri Mehmet Ali’nin daveti üzerine, İstanbul’dan ayrılır. Mehmet Ali’nin Haymana Ovası’nda Porsuk Çayı kenarındaki köyüne gider. İstanbul’un işgal edilmesine dayanamayan Ahmet Celâl, rahat bir nefes almak için bu yolculuğa çıkmıştır. Ahmet Celâl, köye vardığı ilk andan itibaren gördükleri ve yaşadıkları karşısında tam anlamıyla bir hayal kırıklığına uğrar. Köylülerle kaynaşmaya çalışır, onlara Mustafa Kemal’in önderliğinde verilen kurtuluş mücadelesini anlatır. Bu heyecanlı konuşmalar köylülerin kalplerinde en ufak bir heyecan yaratmaz. Köylüler, Ahmet Celâl’in düşüncelerine katılmazlar.
Mehmet Ali, dört yıllık bir askerlikten sonra köyüne dönmüş, köyüne döner dönmez de eski kişiliğine bürünmüştür. Kendisini yeniden askere çağırmalarından korkar. Salih Ağa, köyün zenginlerindendir; ancak bir dilenciden farkı yoktur. Kışın en soğuk günlerinde dahi çorap giymez. Köylüler üzerinde güçlü bir nüfuzu vardır. Bekir Çavuş, yirmi üç yıl askerlik yapmış, pek çok cephede savaşmıştır. Mehmet Ali, köye gelişinin ikinci ayında yakın köylerden bir kızla evlenir; bu, Mehmet Ali’nin üçüncü evliliğidir. Heyecandan uzak, keyifsiz bir düğün yapılır.
Ahmet Celâl, okumuş aydın bir insan olarak köyde kendisini çok yalnız hisseder. Köylüler Ahmet Celâl’i “yaban” olarak görürler. Çünkü o, dışarıdan gelmiştir, bir yabancıdır. Okumuş bir İstanbul insanı ile cahil Anadolu köylüsü arasındaki uçurumu gören Ahmet Celâl’in yüreği burkulur. Ahmet Celâl köye ve köylülere alışmak için çaba gösterir, öte yanda aklı Mehmetçiklerin düşmana karşı verdiği mücadelededir. Gazetelerden Birinci İnönü zaferini öğrenir, günlerce çocuklar gibi sevinir, önüne gelen herkese heyecanla bu zaferden bahseder. Sevincini birileriyle paylaşmak ister. Köyün muhtarı, Mustafa Kemal’in çıkmaz bir yola girdiğini, padişaha karşı geldiğini, padişahın düşmanla barış imzaladığını, ancak Mustafa Kemal’in düşmanı kızdırdığını söyler. Mehmet Ali’nin derdi ise yeniden askere çağrılma ihtimalidir. Ahmet Celâl, vatan savunması konusunda bu derece duyarsız ve cahil köylüler karşısında ne yapacağını şaşırır, derin bir ümitsizliğe kapılır. Anadolu köylüsüne olan öfkesi, nefreti bir kat daha artar.
Gökyüzünde beyaz bulut kümelerinin olduğu bir nisan günü Ahmet Celâl, nereye gittiğini bilmeden yürümeye başlar; öfke duyduğu bu insanlardan kaçıp uzaklaşmak, İstanbul’a varmak ister. Karmaşık duygular içinde yürürken, Mehmet Ali’nin köyüne iki üç saatlik bir mesafede, kavak ağaçları arasında, küçük bir dere kenarında yeşil gözlü, beyaz dişli genç ve güzel bir kızın kendisine gülümsediğini görür. Kız, ağaçlardan birinin arkasına saklanır. Ahmet Celâl, genç kızı ürkütüp kaçırmak istemez. Hangi köyden olduğunu sorar, yakın bir köyden olduğunu öğrenir. Kızı korkutmamak için yoluna devam eder. O günden sonra Ahmet Celâl, sıkıntılarından kurtulduğunu, hafiflediğini hisseder. Genç kız, çirkinliklerle dolu bu köyde Ahmet Celâl için bir yaşam kaynağı, taze bir nefes olur. Otuzunu aşmış olan Ahmet Celâl, bu kıza âşık olduğunu anlar.
Şeyh Yusuf’un köye gelmesiyle köylüleri büyük bir heyecan ve sevinç kaplar. Ahmet Celâl, köylüler üzerinde böylesine etkili olan bu adamla tanışmak ister. Mehmet Ali, şeyhin hastalara okuyup üflediğini, köylülere öğütler verdiğini söyler. Ahmet Celâl, şeyhin yanına gider. Şeyh Yusuf, Ahmet Celâl’i tersler. Bunun üzerine Ahmet Celâl, şeyhi hakaret dolu sözlerle azarlar. Şeyh Yusuf, o sene köyü alışılagelenden erken ve köylülerden aldığı hediyelerin yükü altında sendeleye sendeleye terk eder.
Köyde Cennet adında, kocası Süleyman’ı başka erkeklerle aldatan bir kadın vardır. Süleyman, âdeta bir çocuk gibidir; elinden pek bir iş gelmez, cılız bir adamdır. Bazen karısından dayak yediği bile olur. Köylüler Cennet’i yabancı bir erkekle yakalarlar, taşla sopalarla saldırırlar. Cennet, bu adamın yabancı olmadığını, bir akrabası olduğunu söyler. Ne köylüler ne de Süleyman, Cennet’e karışabilir.
Mehmet Ali’yi yeniden askere çağırırlar. Zeynep Kadın, tam iş zamanı oğlu elinden alındığı için üzüntüsünden kahrolur. Ahmet Celâl emir eri Mehmet Ali’nin gidişinden sonra köyde büsbütün yalnız kalır.
Cennet, asker kaçağı bir adamı evine alır. Süleyman buna karşı çıkacak olur, ancak adam dayakla, Cennet de bırakıp gitmekle tehdit eder. Süleyman, üzüntüsünden geceleri gizli gizli ağlar. Köylüler bu duruma daha fazla seyirci kalamaz. Bir gece imamla beraber Süleyman’ın kapısına dayanırlar. Kapıyı kırıp içeri girerler. Ertesi gün Cennet’le yanındaki adam, sabahleyin erkenden köyü terk ederler. Zavallı Süleyman, karısının yaptığı onca ahlâksızlığa rağmen, kara sevdaya düşen bir âşık gibi karısının ardından günlerce ağlar.
Ahmet Celâl’in içini tatlı bir heyecan kaplamıştır artık. Gönlünü çalan köylü kızını görebilmek umuduyla sık sık, kavak ağaçlarının bulunduğu dere kenarına gider. Bir gün köylü kızını dere kenarında çamaşır yıkarken görür. Köylü kızı, bir yabanî geyik gibi kaçmaya başlar, ağaçların arkasına saklanır. Ahmet Celâl, kendisinden korkmamasını, kimseye bir zararının dokunmayacağını söyler.
Salih Ağa, Zeynep Kadın’ın tarlasını elinden alır. Ahmet Celâl buna karşı çıkar. Salih Ağa ile Ahmet Celâl arasında bir düşmanlık başlar.
Ahmet Celâl, İstanbul’un en muhteşem konaklarından birinde doğup yetişmiş, türlü hayal iklimlerinde dolaştıktan sonra tek kolunu kaybetmiş olarak bu köye düşmüş, otuz iki yaşında emekli bir askerdir. Ahmet Celâl, köylüleri anlamaya, onlardan biri olmaya çalışır. Ancak ne yapsa boşunadır. Yetiştiği ortam, okuduğu kitaplar, aldığı eğitim, onun içine sinmiştir. Tüm bunlardan sıyrılıp bir köylü gibi düşünmek, bir köylü gibi yaşamak mümkün değildir.
Ara sıra köyden, cepheye cephane taşıyan kafileler geçer. Açlıktan kemikleri çıkmış mandaların taşıdığı kağnıların gacırtısı Ahmet Celâl’in yüreğini dağlar. Her türlü zorluğa, yokluğa, sıkıntıya rağmen yine de ümitlidir Ahmet Celâl.
Mehmet Ali’nin kardeşi İsmail, her geçen gün biraz daha huysuzlaşır. Hiçbir işe el atmaz, saatlerce ortalıktan kaybolur. Annesinin sözünü dinlemez. Ahmet Celâl’in sigaralarını çalar. Ahmet Celâl, adını bilmediği köylü kızını görmek umuduyla ne zaman yola koyulsa İsmail’e rastlar. Bir gün İsmail’le bu durumu konuşur. İsmail, sevdiği kızın bu köyde olduğunu söyler, hem de kızın kendisini tanıdığını, “Kolu yok bir herif buraya gelir. O, senin ağan mı?” diye sorduğunu söyler. Ahmet Celâl, günlerdir kalbinde tatlı bir heyecan yaşatan, yeşil gözlü, beyaz dişli köylü kızının kendisinden bu şekilde söz etmesine üzülür. Kesik olan kolu zonklamaya başlar. Ahmet Celâl’i derin bir hüzün kaplar. Güzeller güzeli köylü kızı Emine’yi, bücür İsmail’e kaptırmış olmayı hazmedemez. Köylü kızının kendisi dururken, İsmail’i sevmesine bir anlam veremez. Zeynep Kadın, oğlunun baldırı çıplak bir kızla evlenmesine karşı çıkar. Bu durum Ahmet Celâl’in hoşuna gider. Şayet Emine ile evlenecek olursa kendi eliyle askere götüreceğini söyleyerek İsmail’in gözünü korkutur.
İsmail günden güne huysuzlaşır. Ahmet Celâl, kendisine başka bir ev bulmak ister. Bekir Çavuş, depo olarak kullandığı bir evini ona verir. Ahmet Celâl, eve biraz bakım yaptırır ve taşınır. Süleyman da yanında kalır. Bir gece muhtar, bir gazete getirir. Ahmet Celâl, İkinci İnönü zaferini okuyunca yüreği ağzına gelir. Sevincini paylaşacak birilerini arar, fakat yanında Süleyman’dan başkası yoktur. Sevincini içinde yaşar. Ahmet Celâl’in bedeni köydedir, fakat zihni kalbi Mustafa Kemal’in askerleriyle birlikte cephededir. Cepheden gelen en küçük haber, Ahmet Celâl’in iç dünyasında fırtınalar koparır. Gazetelerde ordunun genel bir taarruz hazırlığında olduğu yazılıdır. Ahmet Celâl bu sıkıntılı günlerin yakın bir gelecekte sona ereceğine, düşmanın bu topraklardan atılacağına yürekten inanmaktadır.
Ahmet Celâl, yeşil gözlü köylü kızını bir türlü unutamaz. Emine’yi halasından istemeye karar verir. Bu niyetle Emine’nin köyüne gider, fakat cesaret edemez, geri döner. Dönmesine döner, ama içindeki duyguyu bastıramaz. Bir gün, Bekir Çavuş’a içini döker, ondan Emine konusunda yardım ister. Bekir Çavuş, karısını gönderir. Ahmet Celâl, heyecanlı bir bekleyiş sürecine girer. Birkaç gün sonra Bekir Çavuş, kızın kabul etmediğini, “Elin yabanına ben varmam.” dediğini söyler. Ahmet Celâl’in gönül dünyası bir anda kapkaranlık olur. Bu köyde onu, yaşama bağlayan tek güzellik, Emine’dir. Ona kavuşma ihtimali ortadan kalkınca, hayatın tadı kaçar. Odasından dışarı çıkmaz. Süleyman’a bağırır. Süleyman küsüp evi terk eder, köyün mescidinde kalmaya başlar. Ahmet Celâl, ıssız bir odada tek başına kalır. Robinson gibi, ıssız bir Anadolu bozkırında kendisini yapayalnız hisseder.
Ahmet Celâl, Anadolu halkının bu derece cahil kalmışlığının, vatan savunması konusundaki duyarsızlığının sorumlusu olarak Türk aydınını gösterir.
Süleyman gittikten sonra Emeti Kadın adındaki yaşlı bir köylü Ahmet Celâl’in bakımıyla ilgilenir. Ahmet Celâl’in odasında resim ve heykel olduğu için korkar, odaya adımını dahi atmaz. Mehmet Ali’nin kardeşi İsmail ile Emine evlenirler. Ahmet Celâl, buna bir anlam veremez, ancak içten içe de kahrolur. Delicesine sevdiği Emine’yi, İsmail gibi birine kaptırmış olmayı kolay kabullenemez.
Ahmet Celâl gazetelerden, düşmanın büyük bir taarruza başladığını öğrenir. Düşmanın köye girmesi an meselesidir artık. Ahmet Celâl için tedirgin bir bekleyiş başlar. Çoğu gece kâbuslar görür. Düşman uçakları geçer. Halife ve padişahla birlikte olduklarını, yakında geleceklerini, Mustafa Kemal’in çetelerine karşı koruyacaklarına dair kâğıtlar atarlar. Köylüler bu kâğıtlarda yazanları okuyunca sevinçten gözleri parlar. Çözülen cephelerden kaçan halk bölük pörçük, darmadağınık bir halde köyden geçer. Gördüğü bu hazin manzara karşısında Ahmet Celâl’in canı sıkılır, ancak Türk ordusuna güvenmektedir. Ordu ne kadar geriye çekilirse çekilsin, gün gelecek, düşmanı püskürtecektir.
TBMM kurulmuş ve meclis, Mustafa Kemal’i başkumandan olarak seçmiştir. Bir topçu birliği köyden geçer. Ahmet Celâl, subaylarla sohbet eder. Türk ordusunun birkaç ay içinde büyük bir taarruza geçeceğini öğrenir. Subayların sözleri, Ahmet Celâl’in yüreğine su serper. Köylülerin vatandan, düşman tehlikesinden, savaştan habersiz bir şekilde yaşam sürmelerinden kahırlanırlar. Subaylar gidince Ahmet Celâl kendisini yine yalnız hisseder.
Bir gün köyden başı sonu belli olmayan, üstü başı perişan askerler geçer. Bu askerlerin başında, şehit düştüğü sanılan, Emine’nin babası Şerif vardır. On yıllık bir aradan sonra köyüne dönmüştür Emine’nin babası. Şerif Çavuş, cephe cephe dolaşmasını, esir düşmesini, açlığı, sefaleti anlatır. Emine babasına kavuşur. Emine’yi görünce Ahmet Celâl’in içindeki duygular yeniden canlanmaya başlar. Emine’nin hareketlerinden kocası İsmail’i sevmediğini anlar. Ahmet Celâl, Emine’yi göz hapsine alır. Ahmet Celâl’in kendisiyle ilgilenmesi Emine’nin hoşuna gider. Şerif Çavuş, annesini görmeye gider, bir daha da dönmez. Askerler, Şerif Çavuş olmadan yollarına devam ederler. Ahmet Celâl, düşman Anadolu’nun içine kadar gelmişken askerlikten kaçmayı onursuz bir davranış olarak görür, sinirlenir.
Top sesleri köyden duyulmaya başlar. Düşman uçaklarının geçtiği görülür. Köylüler, düşman uçaklarının geçmesini âdeta bir oyun gibi keyifle izlerler. Atılan kâğıtlarda düşmanın halife tarafından görevlendirildiğini, Mustafa Kemal’in çetelerinin mahvedildiği, halkı kurtarmaya geldikleri yazılıdır. Ahmet Celâl, köylülerin cahilliği karşısında kahrolur. Yıllarca türlü cephelerde savaşmış Bekir Çavuş, düşmanın kızdırıldığını, Ahmet Celâl’in de onlardan, yani Mustafa Kemal’in çetelerinden olduğunu söyler.
Nihayet bir sabah Yunan askerleri köye girer. Köylüler korkularından evlerine saklanır, ne yapacaklarını bilmez bir halde bekleşirler. Düşman askerlerinin ortalıkta kimseyi göremeyince geçip gideceklerini zannederler. Düşman askerleri köyü işgal eder. Komutanların her biri bir eve yerleşir. Köylüden et, ekmek, arpa, şeker alırlar. Karşılık olarak da ellerine hiçbir işe yaramayacak kâğıtlar verirler. Askerler, Ahmet Celâl’in kaldığı evi ararlar; silâhını bulurlar, eşyalarını süngüleriyle delik deşik ederler. Komutanlar, bir subay olduğu için Ahmet Celâl’i çağırtıp sorguya çekerler. Bir subayın böyle bir köyde ne işi olduğunu anlamaya çalışırlar. Onu göz hapsinde tutarlar, kimseyle görüştürmezler, onun evden çıkmasına izin vermezler. Bu arada Ahmet Celâl fırsat buldukça, gece yarısı başına dikilen er uyuduktan sonra, yatağın içinde, karanlıkta günlüğünü yazmaya devam eder. Düşman askerleri köy halkını sömürür; Emeti Kadın’ın yumurtaları, Çoban Hasan’ın koyunları, Salih Ağa’nın saman ve arpaları… Düşman askerleri kadınlara sarkıntılık ederler. İstediklerini vermeyenleri döverler.
Düşman askerleri bir sabah ansızın köyü terk ederler. Salih Ağa ile İmam onlara yol gösterirler. Ahmet Celâl ile Salih Ağa önce tartışır, sonra da kavga ederler. Bir ara Ahmet Celâl, Emine’nin kendisine baktığını görür ve yumuşar. Emine’nin içten bakışları Ahmet Celâl’e cesaret verir. Tenha bir yerde konuşurlar. Ahmet Celâl, Emine’nin İsmail’le mutlu olmadığını anlar. Emine, duygularını açıkça dile getiremez, ancak konuşma tarzı, bakışı, hareketleri, içindeki sevdayı dışa vurur. Ahmet Celâl bu kez duygularını dile getirir. Köylüler düşman askerlerini çok çabuk unuturlar, kısa sürede eski yaşamlarına geri dönerler. Askerler silâhını alınca Ahmet Celâl’in köylü üzerindeki gücü, etkisi azalır. Ahmet Celâl, köyün çobanıyla birlikte hiçbir şey düşünmeden günlerce dağ tepe dolaşır. Yine yalnızdır.
Ahmet Celâl, Çoban Hasan’la birlikte gittiği kır gezintilerinden döndüğü bir akşam, köyün düşman askerleriyle dolduğunu görür. Fakat bu kez gördüğü manzara öncekinden farklıdır. Düşman askerlerinin hali perişandır; üst başları toz içinde, sakalları uzamış, yüzleri paslı bakıra dönmüştür. Ahmet Celâl’in içini büyük bir sevinç kaplar. Askerlerin görüntüsü, Türk ordusunun düşmanı bozguna uğrattığının bir göstergesidir. Askerler Çoban Hasan’ı öldüresiye döverler, sürüsünü de talan ederler. Ahmet Celâl, Hasan’ın yaralarını temizler. Askerler, Ahmet Celâl’in evine zorla girer, evin altını üstüne getirirler. Küçük Hasan’ın üzerinde yattığı çarşafı sertçe çekerler. Küçük Hasan’ın cansız bedeni yere düşer. Emeti Kadın ağıt yakar, askerler telaşlanır, dışarı çıkarlar.
Düşman askerleri evleri yakmaya başlar; etrafı duman, yanık kokusu kaplar. Ahmet Celâl evine koşar, günlüğünü alır, gömleğinin içine koyar. Birkaç güne kadar Türk askerlerinin köye geleceğini, askerlerden birinin defterini bulacağını düşünür. Defteri okuyacak olanlardan bir isteği vardır: Köylüyü suçlamamaları. Ahmet Celâl’e göre köylünün bu kadar cahil kalmasında Türk aydını suçludur. Türk aydını, köylüsünü bu çorak tabiatla baş başa bırakmış, unutmuştur, bu insanlarla hiç ilgilenmemiştir.
Askerler köylüleri meydana toplarlar. Evleri birer birer yakarlar. Köylülere tekme yumruk saldırırlar, her türlü rezilliği yaparlar. Ahmet Celâl, askerlerin kaba davranışlarını, taşkınlıklarını komutanlarına şikâyet eder, fakat bir sonuç alamaz. Ahmet Celâl’in evini de yakarlar. Kalabalığın içinde Ahmet Celâl ile Emine bakışırlar. Emine’nin bakışları Ahmet Celâl’e cesaret verir. Ahmet Celâl, düşman askerlerinin her şeyi yakıp yıktıktan sonra, genç kız ve kadınlara tecavüz etmelerinden korkar. Askerler, köylüleri yakmakla tehdit eder. Korkudan birbirine kenetlenmiş genç kızları kalabalığın içinden birer ikişer çekip götürüler. Zorla götürülen kadınların feryatları yürekleri dağlar. Ahmet Celâl, Emine’yi alıp kaçırmayı düşünür. Karanlıktan faydalanarak sürünmeye başlar. Emine ile birlikte mezarlığa doğru sürünürler.
Emine sol kalçasından vurulur, bir kurşun da Ahmet Celâl’in böğrünü sıyırmıştır. Emine’nin kana bulanmış, topraklı, sert elleri Ahmet Celâl’in göğsünde dolanır. Bu dokunuşlar Ahmet Celâl’e büyük bir zevk ve mutluluk verir. Köyde geçirdiği iki üç yıllık sürede yaşadığı tüm sıkıntılar, öfkeler, tiksintiler bir anda yok olur. Başını Emine’nin dizlerine koyar. Öte yanda düşman askerlerinin yaptığı katliamların gürültüleri, çığlıkları duyulur.
Biraz uyuyup sabahleyin yola koyulmaya karar verirler. Sabah olur, ancak Emine sol bacağını oynatamaz. Ahmet Celâl, defterine son satırları yazar ve günlüğünü Emine’ye teslim eder. Yalnız başına, yaralı bir halde uzaklara yürür.

Suç ve Ceza Ayrıntılı Geniş Çok Uzun Özet

Suç ve Ceza - Dostoyevski

Ayrıntılı Geniş Çok Uzun Özet

Çok sıcak bir temmuz akşamıydı.Kiracı olarak kaldığı tavan arasındaki oda fırın gibi yanıyordu.Dışarı çıkmak, biraz temiz hava almak ve nehir kenarın oturup serinlemek istiyordu.
Kapıdan çıkacağı sırada ev sahibi kadınla karşılaşmaktan korkuyordu.Odanın bir kaç aylık kirası ve yemek borcu birikmişti.Ne zaman dışarı çıksa pansiyoncu kadının tehdit dolu bakışları ile karşılaşıyor; utancından ne diyeceğini şaşırıyordu.
Üç dört ay öncesine kadar her şey yolunda gidiyordu.Annesinin gönderdiği harçlık ve ders vererek kazandığı bir kaç kuruş, masrafını karşılamaya yetiyordu.Annesinden ve bir kız kardeşinden başka hayatta kimsesi kalmamıştı.Kız kardeşi aileye yük olmamak için bir toprak ağasının evine hizmetçi olarak girmişti.Annesi ölen babasından kalan emekli maaşı ile geçiniyordu.Ana-kız arttırdıkları parayı evin tek oğlu olan Roskolnikov'a gönderiyor, onun okuyup büyük bir memur olmasını istiyorlardı.Delikanlıda devam ettiği hukuk fakültesini bitirmek , iyi bir avukat olmak ve annesi ile kızkardeşini yanına alarak; onları rahat ettirmek istiyordu.
Fakat, birden işler öyle ters gitmeye başladı ki; hem annesinden ve kızkardeşinden gelen paralar kesilmiş hemde ders verdiği müşterilerin, kaybetmişti.Evden para gelmeyişi bir yana haber bile alamıyordu.Para ile birlikte mektuplarında arkası kesilmişti Kötü bir şeyler olduğu muhakkaktı.
Fakirliğin ağır pençesi, sefaletide beraberinde getirdi.Ne fakültede ki dersleri takip edebiliyor, ne de bir kimseyle görüşüyordu.İlk ay, evden para gelince geri almak niyetiyle, baba yadigarı altın çerçeveli cep saatini tefeci bir kadına rehin bırakmıştı.
İnce yüz çizgileri, güzel kara gözleri, esmer teni ve biraz uzunca boyu ile yakışıklı ve narin bir gençti.Fakat öyle kötü giyinmişti ki görenler onu dilenci sanıyorlardı.Bu durumdan kurtulmak için önceden tanıdığı tefeci kadını öldürmeyi planlıyordu.
Kanal boyunca yürüdü.Büyük bir binanın önünde durdu.Önceden planladığı bu tehlikeli işe nasıl olupta karar verdiğine kendiside inanamıyordu; ama artık bir kere karar vermişti ve mutlaka gerçekleştirmeliydi.Bütün geleceğini buna bağlıyordu.Gerçi şimdilik sadece deneme için gidiyordu ama yinede bir korku vardı.Bu korkuyla tefeci kadının kapısının önüne geldi ve kapıyı çaldı.Kadın kapıyı açtı.Ufak boylu, çelimsiz, sıska bacaklı, sivri burunlu, yassı alınlı, tilki bakışlı bir ucuze idi.Raskolnikov'a ne istediğini sordu.Raskolnikov; “rehin bırakmak ve biraz para almak için geldiğini” söyledi.Bunları söylerken bir yandan etrafı kolaçan ediyordu.Kocakarı arkasını arkasını dönüp, kasanın anahtarıyla iç odaya girdi ve odanın kapısını kapattı.Raskolnikov dikkatle kulak kabartıp kadının anahtarla çekmeceyi açtığını duydu.
Tefeci kadın geri döndü ve parasını faizli almak şartıyla Raskolnikov'a uzattı.İtiraz etmeden parayı aldı.
Raskonikov biraz dolaştıktan sonra eve geldi.Pansiyonun hizmetçisi annesinden mektup geldiğini söyledi.Mektubu açtığında annesinin neden mektup yazmadığını, para göndermediğini, kardeşi Dunya'nın evleneceği haberini okudu.

Raskolnikov'un birden aklına tefeci kadın geldi.Daha ilk görüşte nedense ona karşı derin bir nefret duymuştu.O günden sonra bütün zamanını kocakarının servetini düşünmekle geçirdi.Onu öldürüp öldüremeyeceğini, kendisinde bu cesareti bulup bulamayacağını sorup durdu.
Birgün odasında otururken aniden yapacağı o korkunç işi hatırladı.Merdivenin başına gidip aşağıyı dinledi.Çıt yoktu.Tekrar odasına geldi.Gerçi yapılacak fazla bir hazırlığı yoktu.Önce paltosunun iç tarafına, koltuk altına gelen yerine bir askı dikmesi gerekiyordu.Yatağının altından bir torba çıkardı ve eski bir iç çamaşırının eteğini şerit halinde yırttı.Şeridi iki ucundan katlayıp paltosunun koltuk altına dikti.Bu askıyı balta asmak için yapmıştı.Paltosu çok bol olduğundan koltuk altında bir balta taşıdığını kimse anlamazdı.
Planın ağırlık noktası balta idi.Platosunu sırtına geçirdi.Vakit geçirmeden baltayı aldı, koltuk altındaki askıya taktı.Ve sokak kapısından dışarı çıktı.
Sanki cinayet işlemeye giden biri değilde gezintiye çıkmış bir adam hali vardı.Buna kendiside şaşırıyordu.Halbuki bu işe başladığında çok korkacağını, elinin ayağının birbirine dolaşacağını düşünmüştü.
Tefeci kadının kapısının önüne gelince baltasını yakaldı ve derin bir nefes aldı.Acaba heycanı geçinceye kadar beklesem diye geçirdi içinden.Birden kararını verdi.Kapıyı çaldı.Tefeci kadın kapıyı biraz aralı***** kim olduğunu sordu. Raskolnikov kadına cesaret vermek için sesini elinden geldiği kadar yumşatarak;”-İyi akşamlar İvonavna! Size bana verdiğiniz para karşılığında kıymetli bir rehin getirdim.Daha öncede borç almıştım.kıymetli bir parça getireceğimi söylemiştim onu getirdim.”
İçeri girer ve kadına rehini uzatır.Kadın paketi açıp, içindekine bakmak için arkasını dönüp pencereye doğru yürüdü.
Tam zamanı diye düşündü Raskolnikov. Paltosundan baltayı çıkardı.Kadın tehlikeyi sezmiş gibi başını çevirdi.Aynı anda balta kadının tepesine indi.
Koca karının yerde kıvrandığını gören Raskolnikov bütün gücüyle bir kaç defa daha baltayla kadının kafasına vurdu.Kadının üzerine eğilip ölüp ölmediğini kontrol etti.Anahtarı kadının cebinden çıkardı.Para sandığının bulunduğu odaya koştu.Sandığı açtı.İçinde borç karşılığı bırakılan rehinler vardı.Eline geçirdiğini ceplerine doldurmaya başladı.Fakat hepsini almaya fırsat bulamadı.Birden kocakarının ölüsünün olduğu odadan bir ses geldiğini duydu ve baltayı kaptığı gibi odaya fırladı.Odaya geldiğinde kocakarının kız kardeşi Lizvetta ile göz göze geldi.Kızcağız kımıldamadan öylece kalmıştı. Raskolnikov hiç düşünmeden baltasını kıza doğru kaldırdı.Lizavetta öylesine çaresiz, öylesine korkmuştu ki balta tepesine doğru inerken sadece gözlerini kapatabildi.Elindeki bohça ile yere yığıldı.
Hiç hesapta olmayan bir ikinci cinayet delikanlının planını alt üst etti.Kocakarının servetini ele geçirmeyi unutmuş, bir an önce kaçıp kurtulmayı düşünüyordu.
Tam merdivenlerden inmek üzereyken ayak sesleri duydu.Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu.Ya buraya geliyorlarsa diye düşündü.Artık şüphesi kalmamıştı.Gelenler doğruca kocakarının kapısının önüne geldi.Çıngırağı çaldı.Cevap gelmeyince adamlardan biri kadını sormak için aşağıya indi.Diğeri ise kapıda onu bekliyordu.Raskolnikov bir an önce gitseler ve şu azaptan kurtulsam diyordu içinden 
Biraz sonra kapıdaki adamda sabırsızlanmaya başladı.”-Nerde kaldı şu adam ? Beni bekçi gibi kullandı.” diyerek nöbeti bırakıp merdivenlerden inmeye başladı.Biraz sonra etraf sessizleşti ve Raskolnikov oradan uzaklaştı.
Eve gelince baltayı aldığı yere koydu ve odasına çıktı.Cebindekileri boşaltıp bulunduğu odanın duvarındaki çukura koydu.Arkada delil bırakmamak için her şeyi tekrar gözden geçirdi.
Aldıklarının odasında güvenli olmadığını düşünerek onları ormana götürüp bir taşın altına koydu.Etrafına baktıktan sonra oradan uzaklaştı.İçinde heyecanlı bir çoşkunlukla yürüyordu.”Sanki bütün delilleri yok ettim.Her şeyi taşın altına gömdüm.” diyor ve arkasından gülüyordu.
Odasına döndüğünde akşam olmuştu.Yorgun ve enerjisi tükenmiş bir haldeydi.Yatağına uzandı kendisini kaybetti sanki.
Bu kendisini kaybediş uzun müddet devam etti.Nihayet bir gün gözlerini açtı.Yanında en yakın arkadaşı Razumihin duruyordu ve hasta yatağında yatarken onu muayene eden doktod vardı. Razumihin “doktorun bir sinir krizi geçirdiğini ve önemli bir şeyi olmadığını söyleyerek bizleri teselli ettğini” söyledi Raskolnikov'a.
Bir müddet Raskolnikov yatağından kalkmadı ama içinde anlam veremediği bir sıkıntı vardı.Bu sıkıntının sebebini öğrenmek istiyormuş gibi hiç birşey düşünmeden çıkıp dolaşmak istiyordu. 
Yolda dolaşırken meyhanede tanıştığı bir arkadaşının kaza yaptığını gördü ve koşarak yanına geldi. Omuzlarına alarak onu eline getirdi. Fakat getirdikten sonra öldü. Karısı bir yandan çocuklar bir yandan ağlıyorlardı. Raskolnikov cebindeki paranın hepsini çıkarıp kadına verdi. Cenaze masraflarını bununla karşılamasını söyledi ve oradan uzaklaştı.
Rıhtımı takip ederek köprüye geldi. Korkuluklara tutunup çevreyi seyrediyordu. Birden aklına arkadaşı Razumihin geldi. Nerede oturduğunu hayal meyal hatırlıyordu. Bir kapıcıya sorarak Razumihin'i buldu. Geldiğinde arkadaşlarıyla birlikte ziyafetteydiler. Raskolnikov içeri geçmeden Razumihinle dışarı çıktılar. Biraz dolaştıktan sonra Raskolnikov'un pansiyonuna geldiler. Eve geldiklerinde annesi ve kardeşi içeride oturmuş onu bekliyorlardı. Karşılaştıklarında anne oğluna sarılarak, bir çığlık attı. Raskolnikov'un ne cevap verecek ne de herhangi bir tepkide bulunacak hali kalmamıştı.
Annesi Raskolnikov'un rahatsız olduğunu anladı ve yanından ayrılmak istemiyordu. O ise kendisini üzmeyip gitmelerini istedi.
Anne-kız Razumihinle birlikte kalacakları pansiyona gittiler. Razumihin “Merak etmeyiniz. Ben Raskolnikov'a göz kulak olurum.” diyerek aradan ayrıldı. 
Ertesi gün Raskolnikov'un odasına çıkan merdivenin başına gelince, Dunya annesine; “Lütfen kendini biraz toparla... Yüzün sapsarı olmuş. Ağabeyim seni bu halde görünce üzülür; onun sevince, mutluluğa ihtiyacı var.” diyerek önde Razumihin arkada anne-kız Raskolnikov'un odasına çıkarlar.İçeriye girdiklerinde Raskolnikov çoktan yataktan kalkmış, giyinmiş hazır bekliyordu.Düne kıyasla iyi durumdaydı.Annesi şefkatle oğluna baktı.

Raskolvikov olup bitenleri anlatmaya başladı.”-Senin binbir güçlükle tedarik edip bana gönderdiğin parayı, arabanın altında ezilerek ölen sarhoş bir adamın karısına cenaze masraflarını karşılaması için verdim.Kadın hem hasta hemde veremli zavallı.Üstelik üç tane küçük yetimi var.”
Annesi;”-Hayır oğlum ! Kendine haksızlık ediyosun, senin ne merhametli olduğunu bilmezmiym? Sen yaratılıştan iyi kalpli bir çocuksun.Her ne yaparsan, yaptığın şeylerin doğru olduğunu biliyorum.” dedi.
Tam bu sırada kapı vuruldu; içeri ürkek adımlarla genç bir kız girdi.Bütün gözler kıza çevrildi.Raskolnikov ilk anda tanıyamadı,gelen Sonya idi.Kazada ölen adamın kızı idi.
Sonya;”Katerine İvonavna gönderecek başka kimsesi olmadığı için beni gönderdi.Yarın sabah yapılacak olan cenaze törenine katılmanızı, sonrada bize yemeğe buyurmanızı söylememi ve ondan bu şerefi esirgememenizi söylememi istedi.” Bu arada anne-kız kalkmak için izin isteyip gittiler.
Daha sonra Raskolnikov Razumuhi'nin kulağına eğilip;”-seninle görüşecek bir işimiz var” dedi.Sonya'da gitmek için izin istedi.Raskolnikov;”hayır ! Sizden saklayacak bir şeyimiz yok.” dedi.Ve Sonya'nın cevabını beklemeden Razumihin'e tefeci kadına verdiği rehinlerden bahsetti.”-Öldürülen tefeci kadına rehin bırakanların ifadeleri alınıyormuş.Bende paraya sıkıştığım zamanlar o kadına bazı rehinler bırakmıştım.Gerçi ifade sırası henüz bana gelmedi.Önemli olan bu verdiklerimin arasında kızkardeşimin hediyesi olan altın bir yüzükle baba yadigarı gümüş bir saat vardı.Bana bir akıl ver ne yapayım? Bizzat Porfiri' ye çıkıp durumu anlatsam,saati verirmi acaba ?”
Razumihin Sevinçten çığlık atar gibi;
“Demek o kadını bu sebeple tanıyordun.Vay anasını be! Neden daha önce söylemedin? Bizde sanmıştık ki ...”
Büyük çam devirdiğini farkederken Razumihin hemen ağız değiştirdi;”Porfiri anlayışlı adamdır hemen gidelim” dedi.
Bütün vücudu sıtmaya tutulmuş gibi titriyordu.Hayatında ilk defa sevinç ve korku karışımı böyle bir duygu yaşıyordu.Hiç bilmediği yeni bir duygu.
Raskolnikov, Razumihin'le birlikte Porfiri'nin evine giderken çok düşünceliydi.Razmuhin;”Porfiri seninle tanışmak istiyordu.Ne zaman birlikte olsak senden söz açıyor, sağlığınla yakından ilgileniyor, hakkında hemen her şeyi biliyor, hukuk fakültesine devam ettiğini, gazetelere fikir yazıları yazdığını, ders verdiğini, para sıkıntısı çektiğini biliyor.Sence bu özel ilginin sebebi nedir ?” dedi.
Raskolnikov;”Bilmem dedimya! Tuhaf adamdır.Herkesten ve her şeyden şüphelenir.Polis kafası işte...”

Biraz sonra Porfiri geldi.Misafirlerine yol gösterdikten sonra oturmalarını rica etti.Derken Porfiri bir müddet sonra tefeci kadının öldürülmesinden bahsetti.Kadının öldüğü sırada alt katta bulunan boyacıları hatırlattı.
Raskolnikov'a dönerek;”-ikinci kata gelince, hatırladınızmı? Kapısı açık bir daire vardı.içerde iki kişi çalışıyordu.Bunlardan birini olsun görmedinizmi?”
Raskolnikov hafızasını yoklar gibi yaptı.Aynı anda bu soruda nasıl bir tuzak olduğunu nerede ise Porfiri'nin yüzüne haykıracaktı; fakat bundan hemen vazgeçti...
“- Boyacılarmı? Hatırlamıyorum ...”
Razumihin”-Artık şu cinayet hakkında bir kelime daha işitmek istemiyorum ! Haydi Raskolnikov gidelim ! Seninde Porfiri'den kalır yanın yok.” dedi ve oradan ayrıldılar.
Raskolnikov artık herşeyi Sonya'ya anlatmaya karar verdi ve Sonya'nın yanına gitti.
Sonya ona şefkatle baktı;”- Ne oldu size,neden bu kadar acı çekiyorsunuz? İçinizi kemiren, ruhunuzu derinden yaralayan, vicdanınızı devamlı rahatsız eden nedir? ”
Raskolnikov acı acı gülümsedi;”Anlatsamda anlamayacağını biliyorum !....Hem başında bunca bela varken ...Neden birde benim derdimi yükleneceksin?”
“O halde buraya niçin geldiniz?”
“Korkma sana bir zararım dokunmaz ...Hastayım ama aklım başımda ...Dün Lizavetta kimin öldürdüğünü söylemeyeceğime söz vermiştim.”
“Gerçektan Lizavetta'yı kimin öldürdüğünü biliyormusun?”
“Evet biliyorum.Ama o Lizavetta'yı öldürmek niyetiyle yola çıkmamıştı.Bir hastalığı bir mikrobu yani tefeci kocakarıyı ortadan kaldırmak için gimişti.Kocakarının evde yalnız olduğu bir zamanı seçmişti.İçeri girdi, baltasını çıkardı.Kocakarıyı öldürdü.Tam o sırada Lizavetta üzerine geldi.Katili gördü.Adamın düşünecek zamanı yoktu...Geride şahit bırakmamak için onuda öldürdü.Şimdi her şeyi anladınmı Sonya?”
Sonya dehşetli bir çığlık kopardı.Sonra ayağa kalkarak bir anne şefkati ile Raskolnikov'u kucakladı.Hıçkırarak Raskolnikov'a neden böyle bir şey yaptığını sordu.
Raskolnikov'a o anda tuhaf bir şeyler oldu.İçine taa kalbinin derinliklerine sıcak bir şeyler aktı.Çoktandır yabancısı olduğu bir duygu ruhunu ferahlattı.Sonya'ya gülümseyerek.
“Sen ne tuhaf bir kızsın? Bütün gerçeği öğrendiğin halde, benden kaçacağına kucaklıyorsun...Hayır sen ne yaptığını bilmiyorsun...Aklın başına gelince benden kaçarsın.”
“Hayır benim aklım başımda !”
“Demek benden nefret etmiyosun? Benden yüz çevirmiyorsun.”
“Hayır senden nasıl yüz çevirebilirim? Hiç bir zaman ve hiç bir yerde seni bırakmayacağım !...Hep peşinden geleceğim.Seni bırakmam ! Hapsede seninle birlikte geleceğim...Kürek cezası da verseler, sibirya'ya da sürseler senden ayrılmayacağım !...”
Raskolnikov birden;”Ne hapsi? Ya hapse girmek niyetinde değilsem?”
“Böyle vicdan azabı çekerek yaşamak daha mı iyi?”
“Ben ne aptalmışım tefeci kocakarıyı, bir hastalığı öldürmekle sistemi değiştireceğimi sandım.Halbu ki doğru dürüst öldürmesini bile beceremedim.Zavallı günahsız bir cana kıydım.”
Bir kaç gün sonra Porfiri Raskolnikov'i ziyarete geldi.
“Özür dilerim çoktandır gelmek istiyordum; fakat bir türlü fırsat bulamadım.Eğer işiniz varsa engel olmayayım.”
“Rica ederim, oturunuz lütfen !”
“Şunu bilmenizi isterim ki gelişim resmi değildir.Dün size uğradım kapını kilitli idi.Siz hiç kapınızı kilitlemez misiniz?”
“Hırsızlardan veya başkalarından gizlediği bir şey olanlar kapılarını kilitler.Benim ne hırsızlardan tamah edeceğim kıymetli bir şeyim nede başkalarından gizlemek zorunda olduğum bir ayıbım var...Böyle olunca kapı kilitlemek zahmetine girmiyorum.”
Porfiri PETROVİÇ birden ciddileşti.
“Biliyorsunuz, son görüşmemizde aramızda tatsız bir sahne geçmişti.Bütün bunlara bir son vermenin zamanı geldi sanırım...Eğer şu Nikolay'da çıkıp itirafını yapmasaydı işin nereye varılacağı kestirilemezdi.”
Raskolnikov Porfiri'yi dikkatle izliyor,Maksadının ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Porfiri;”Çabuk kızan bir micazınız olduğunu taa işin başında keşfetmiş, bütün ümidimle bu keşfe sarılmıştım.Eğer üzerine gider onu kızdırırsam sarfedeceği sözlerden işime yara küçük bir delil yakalayabilrim diye düşünüyordum.Psikolojik deyil elle tutulur bir delil gerekiyordu bana.Size karşı suçlu duruma düştüm...Ne yaparsınız bazen çok ümit bağladığınız bir konu hiç beklemediğiniz bir şekilde sonuçlanıverir.”
Raskolnikov'un içine bir korku düştü, Porfiri PETROVİÇ gibi bir kurdun, kendisini yenilmiş gibi göstermesi pek hayra alamet bir şey değildi.Mutlaka bunun arkasında yeni bir plan vardı.
Porfiri;“bu olayların nasıl başladığını ve sizden neden şüphelendğimizi anlatacak değilim...Hakkınızda çıkan ve kimler tarafından çıkarıldığı belli olmayan dedikodular üzerinde durmayacağım.Suçlu kendi ayağı ile geldiğine ve katil olduğunu itiraf ettğine göre bunların ne önemi var? Bir savcının elinde kesin deliller olmadıkça kimseyi doğrudan suçlayamaz.”
Raskolnikov;”İyi ama bana bunları neden anlatıyorsunuz? Nikolay gibi bir adamın iki kişinin katili olduğuna inanmıyorsunuz beni kendi yerinize koyun.Vicdanınız sızlamadan bu dosyayı kapatır, onu zindana gönderirmisiniz.”
“Size daha önce söyledim.Madem Nikolay'ın katil olduğuna inanmıyorsunuz, o halde gerçek katili bulun!...Ve delili gösterin ve benim uğraşmayı bırakın!”
“Sizinle uğraşan kim? Ben Nikolay'dan bahsediyorum...Onun katil olduğuna inanmadığımı söylüyorum.”
“Peki o halde kocakarıyı kim öldürdü?”
“Ne demek kim öldürdü? Tabi ki siz öldürdünüz.Ben buraya sizi ziyaret etmeye gelmedim.İşin gerçeğini bildiğimi söylemeye geldim.”
“Ben öldürmedim !”
“Bu cevaba inanmayacağımı siz pekala biliyorsunuz...Hayır siz öldürdünüz sizden başkası olamaz.”
“Eğer katil bensem neden tutuklamıyorsunuz? Elinizde kesin deliller olmadığını neden itiraf etmiyorsunuz?”
“Elimde küçük de olsa ip uçları var.”
“Beni ne zaman tutuklamayı düşünüyorsunuz?”
“İki gün izin veriyorum.Hani şeytana uyarda canına kıymak gibi bir delilik yaparsan intihar etmeden önce taşın yerini iki satırlık bir pusula ile bildiriver.Hadi bana Allaha ısmarladık!”
Raskolnikov annesine ve kızkardeşine veda etmek için yanlarına geldi.
Annesi oğluna sarılarak;”Neredeydin? Niçin anneceğini ihmal ediyorsun?”
Raskolnikov annesini kucakla***** saçlarından öptü;”Seni üzdüğüm için beni affet! Nereye gidersem gideyim,sonuna kadar sizi unutmayacağım.Dualarını üğzerimden eksik etme!” diyerek Hızla yürüyüp kapıdan çıkıp gitti.
Raskolnikov herşeyi en ince ayrıntısına kadar anlatıp, cinayeti kendisinin işlediğini ispat etmesine rağmen mahkeme bekledğinden uzun sürdü.
Katilin kendiliğinden teslim olması, suçu üzerine alan başka biri bulunduğu halde gelip bunu yapması, Lizavetta'yı şuurunu kaybettği bir sırada öldürmesi hafifletici sebeplerden sayıldı.İkinci dereceden kürek çekmek cezası ile sekiz yıla mahkum edildi.
Sibirya'da geniş ve ıssız bir ırmağın kıyısında yeni bir şehir yükseliyordu.Bu şehrin içinde yüksek bir kule inşa edilmişti.Kule ikinci dereceden kürek mahkumları için hapishane görevi yapıyordu.Bu mahkumlardan biride Raskolnikov'du, Sibirya'ya gönderilişnden iki ay sonra kızkardeşi Dunya ile arkadaşı Razumihin evlendiler.Annesi kızının bu mutlu gününde bile gülmedi.Odasına kapanıyor,bütün gün sessizce dua ediyor.Oğlunun nereye gittiğini,başına ne işler geldiğini hiç sormuyor, adeta onu unutmuş gibi davranıyordu.Bir sabah odasında onu ölü buldular.
Raskolnikov annesinin öldüğünü çok sonra öğrenebildi.Sonya bunu kendisine haber verdiğinde üzülmüş gibi görünmedi.Sonya'da Raskolnikov'la birlikte Sibirya'ya gitmiş, kuleye yakın bir oda kiralamış, zor ve seyrekte olsa ona çok soğuk davranıyor, hiç bir şeye ihtiyacı olmadığını söylüyordu.
Bir sene boyunca mahkumlar Raskolnikov'u aralarına almadılar, bir kış gecesi Raskolnikov ağır bir baygınlık geçirerek hapishane revirine kaldırıldı.Hasta olduğu halde gönderilen her işe gitmiş dayanama***** bayılmıştı.
Sonya yine güçlükle izin alıp onu ziyarete gelmişti.Raskolnikov başını kaldırıp kzın yüzüne bile bakmadı.Hiç bir şeye ihtiyacı olmadığını söyledi.
Raskolnikov bir aya yakın yataktan çıkmadı.Sonya hastalığı sırasında ancak iki defa onu ziyaret edebildi.İzin alması kolay olmuyordu.Fakat hemen hemen hergün koğuşun penceresinin altına geliyor, onu görebilmek için saatlerce bekliyordu.
Bir gün koğuş görevlisi dayanamayıp Raskolnikov'a bağırdı.
“Senin yüreğin taştanmıdır ! Şu kızcağıza bir kere bakıp, gülümsesen ölürmüsün ?...”
O anda Raskolnikov'un yüreğine bir ok saplandı.Pencereye yaklaşıp aşağıya baktı.Sonya sanki bir şeyler bekliyordu.
Ertesi gün Raskolnikov Sonya'yı görmek için bekledi fakat gelmedi.Hasta olduğunu fakat hastalığının önemli olmadığını yazan bir pusula gönderdi.Raskolnikovun yüreği sızladı.
Bir hafta sonra Sonya delikalnıyı ziyarete geldi.Raskolnikov yalvaran bakışlarla Sonya'ya baktı Sonya o anda herşeyi anladı.Gözlerinde mutlu bir ışık parladı.Raskolnikov'un onu büyük bir aşkla sevdiğini, onu asla terk etmeyceğini, içine düştüğü bunalımdan nihayet kurtuladuğunu anladı.
Sabretmeye, beklemeye ve katlanmaya söz verdiler.Ölüm ayırana kadar birbirlerini terk etmeyeceklerine yemin ettiler.

Translate