Discrete Mathematics and Its Applications 7th Edition Student's Solutions Guide - Kenneth Rosen PDF Viewer - Download - İndir
Discrete Mathematics and Its Applications 7th Edition Student's Solutions Guide - Kenneth Rosen
Discrete Mathematics and Its Applications Seventh Edition - Kenneth Rosen PDF Viewer - Download - İndir
Discrete Mathematics and Its Applications Seventh Edition - Kenneth Rosen
Discrete Mathematics and Its Applications Sixth Edition - Kenneth Rosen PDF Viewer - Download - İndir
Discrete Mathematics and Its Applications Sixth Edition - Kenneth Rosen
Fen ve Mühendislik Fizik 1 Beşinci Baskıdan Türkçe Çeviri - Raymond A. Serway PDF Viewer - Download - İndir
Fen ve Mühendislik Fizik 1 Beşinci Baskıdan Türkçe Çeviri - Raymond A. Serway
Kırık Hayatlar Özet Konu Ana Fikir
27 Aralık 2014 Cumartesi
Halit Ziya Uşaklıgil - Kırık Hayatlar
Konu
Aile arasında yaşanan trajedileri, aile arasında geçen kavgaları ve ailelerin parçalanmalarını anlatmaktadır.
Özet
İstanbul’da iç hastalıkları dalında uzman doktorluk yapan Ömer Behiç ve eşi Vedide Hanım kitabın başkahramanları. Ömer Behiç küçüklüğünde hep ailesinin sözünü dinlemiş, buyruklarından sapmamış ve itaatkar bir evlat olarak yetişmiştir. Ama meslek seçiminde ailesini dinlememiş ve kendi emelleri doğrultusunda hareket etmiştir. Babası onun Dahiliye ya da Maliye’de çalışmasını istemiştir ama o, onlara doktor olacağını söyler, bu fikri ailesine açtığı zaman yanında eniştesi de vardır. Eniştesi de zamanında meslek seçimi konusunda ailesinden baskı gördüğü için bu olayda Ömer Behiç'e sahip çıkar. Ömer Behiç kendisini, ailesinin haberi olmadan Mülkiye Tıp Fakültesine kaydını yaptırır. Arkadaşları İstanbul’un çeşitli semtlerinde kendilerini eğlendirirken, Ömer Behiç arkadaşlarına eşlik etmeyerek her boş anını değerlendirir. Lakin arkadaşları arasından, Bekir Servet Bey onunla hep dalga geçerek onu ikna eder ve onu da bazen eğlencelere iştirak etmesini sağlar. Fakat Ömer Behiç bu olaylardan sonra hep pişman olur ve derslerine daha da sıkı çalışır. Dolayısıyla okulunu birinci olarak bitirir. Bu durum hiç kimse tarafından olağan karşılanmamıştır. Herkes zaten böyle bir şey olmasını beklemektedir. Okulunu birincilikle bitirdiği için Ömer Behiç’i, Avrupa’da okuması için devlet tarafından gönderilir. Orada da başarılar edinir. Burada okuduğu sırada anne ve babasını yitirir. Bu olay onu çok derinden etkilemiştir. Onların yanında olamadığı için bir an okuduğu için kendi kendine feryatlar eder. Aradan zaman geçtikten sonra İstanbul'a geri döner. Adeta kendini yeni doğmuş bir bebek gibi hissetmektedir. Bundan sonra hayallerini gerçekleştirme arzusu doğmuştur içinde. İlk olarak kendine bir muayenehane açacaktır, ardından bir eş bulup daha sonra rüyalarındaki evi yaptıracaktır.
İlk hayali olan muayenehanesini açar. Zamanla çevresi gelişmeye, insanlar tarafından tanınır bir insan olmaya başlar. Daha sonra Vedide ile karşılaşır. Yıldırım aşkıyla ona tutulur. Onu, ailesinden istemeye gider. Evde Vedide Hanım çok utangaç davranınca dadısından şaka ile karışık fırça yer. Dadısı ona evde kalacağını ve güler yüzlü olmasını ister. Sonunda evlenebilirler ve sekiz yıl sonra iki tane çocukları olmuş olur. Çocuklarının adları Selma ile Leyla. Bir kaç yıl sonra evini de yaptırır. Tabi evi hep hayalindeki gibi inşa ettirmiştir. Evi Vedide’den gizli gizli yapmaya çalışır ama kendini tutamaz ve evin her ince ayrıntısına kadar anlatır. Birkaç ay sonra eve taşınırlar evleri artık onların üçüncü evlatları olmuştur. Ev artık bu mutlu aileye yeni bir renk katmıştır. Bir gün evin penceresinden Kağıthane çıkışı oluşan kalabalığı izlerler. Bu kalabalık onları bir heyecana sürüklemiştir. Daha sonra o kadar çok kalabalıklaşmıştır ki insanların yüzü anlaşılmayacak dereceye varmıştır. Daha sonra Vedide bir faytonun içinde iki güzel hanımı görür. O kadar çok renkli giyinmişlerdir ki hemen dikkatini çekmiştir. Onların kim olduğunu Ömer Behiç'e sorar. Ömer Behiç, ona Veli Bey’in kızları olduğunu söyler. Adları Nebile ile Neyyir. İşte bu kızlardan biri bu mutlu aile tablosuna bir leke gibi karışacaktır. Bir gün Veli Beyin eşi hastalanır. Dolayısıyla Ömer Behiç’i tedavi etmesi için çağırırlar. Tabi haberi getiren eski dostu Bekir Servet Beydir. Bekir Servet de Nebile’den hoşlanmaktadır. Bu yüzden hep bu ailenin yanına sık sık uğramaktadır. O da doktor olduğu için Veli Beyin eşini daha önce tedavi etmiştir. Veli Beyin kızları bir de Ömer Behiç Beyin muayene etmesini istemiştirler. Bu istek özellikle Neyyir’den gelmiştir. Çünkü Neyyir daha önce Ömer Behiç’i bir yerde görüp ona bir sevgi biriktirmeye başlamıştır. Tabi Ömer Behiç böyle ilişkileri hiç sevmez ve hep karşı çıkmaktaydı. Ama aralarında başlayan muhabbetten dolayı Ömer Behiç de ona karşı bazı hisler hissetmeye başlar. Ömer Behiç artık ona aşık olmaya başlar ve hep onun yanına gitmek için fırsatlar kollar. Artık evlere geç gelmeler, aileden uzaklaşmalar başlar. Bu durumu anlayan Vedide'nin kulağına dedikodular gelmeye başla. Ömer Behiç ile arası gün geçtikçe soğumaya başlar. Zamanla Ömer Behiç bu yaptıklarından dolayı kendine kızmaya başlar böyle bir şeyi kendisinin yapamayacağını söyler. Yaptıklarından artık pişman olmaya başlar ve Neyyir’den ayrılmaya karar verir. Ama bir türlü bunu yapamaz. Bu olayların üzerine kızı Leyle da ağır hastalanınca artık buna dayanamaz. Bu hastalığın, kendisinin yapmış olduğu ihanetten dolayı ortaya çıkan bir lanet olduğunu düşünür. Kızı menenjit hastalığına yakalanmıştır. Bütün aileyi bir yas tutmuş ve soğuk olan ortam hepten gergin olmaya başlamıştır. Birkaç hafta sonra kızını kaybeder. Bu olay bütün aileyi derinden etkilemiştir. Ömer Behiç uzun uğraşlar sonucu kendini Vedide’ye zor affettirebilmiştir. Daha sonra böyle bir ihanet yapmamak şartıyla tekrar barışarak eskisi gibi olmayan hayatlarına devam ederler.
Ana Fikri
Zamanımız da bile devam etmekte olan aile içi ihanetlerin, her zaman sonunda pişmanlık verdiği bir durum aldığını gösterir.
Kırık Hayatlar Kısa Özet Konu Ana Fikir Karakterler
Halit Ziya Uşaklıgil - Kırık Hayatlar
Konu
Ekonomik rahatlığa
kavuştuktan sonra eşi ve iki çocuğuyla yeni bir çevreye girip bu arada bir
sosyete yosmasına tutulan genç bir doktorun öyküsü.
Ana Fikir
Yazar bu romanla
okuyucuya; aile bireylerinin karşılıklı saygı ve sevgi içinde bulunmaları gerektiğini,
bunun sonucu olarak da Türk toplumunun istenilen seviyeye geleceğini ana fikir
olarak yansıtmaktadır.
Karakterler
Ömer Behiç: İç hastalıklar
uzmanı Vedide‘nin kocası
Vedide: Ömer Behiç’in
karısı
Andelib: Selma ile Leyla’nın
dadısı
Selma ve Leyla: Vedide’nin
çocukları
Sabriye Kadın: Aşçı
Neyyir: Ömer Behiç’le aşk
yaşayan genç kız
Özet
Ömer Behiç ve Vedide evli
iki çocukları olan, mutlu bir hayat yaşayan bir aile kurmuşlardır. Ömer Behiç
İç Hastalıklar Uzmanı bir doktur, dürüst birçok zorluklarla karşılaşmış zor
şartlarda yetişmiş, acı çekmiş fakat tek isteği diğer insanların acı çekmemesi.
Ondaki bu ruh hali onun doktur olmasına vesile olmuştur.
Ömer Behiç daha mutlu bir yuva kurmak için ilk olarak kendi evlerinin olmasını ister ve bunu Vedide ile paylaşır fakat ne zaman bitireceğini söylemez sürpriz yapmak ister. Bu düşünce o denli çekici gelir ki Vedide’ye sonunda bekledikleri olacaktı.
Çevrelerinde birçok, türlü acılar ve elemlerle, türlü gözyaşlarıyla inlemeleriyle kırık hayatlar, çaresiz, hasta; kimi iyilik bulamayacak yaralarla kemirilen, kimi gizli zehirlerle gizli gizli çürüyen hayatlar vardı... Onlar bu kırık hayatların dinç ve canlı mutluluğunu daha belirgin bir duyguyla duyarak, kendilerini düşünen bir haz ile bahtiyarlıklarının en tatlı saatlerini pek hoş bir kevser içercesine yudum yudum, süze süze kendilerinden geçmiş bir mahmurluk içinde yaşıyorlardı.
Evi tamamlar, ailesiyle beraber oraya taşınırlar. Evin kapısına da “Ömer Behiç İç Hastalıklar Uzmanı” diye bir tabela tutturur. Diğer taraftan aile hayatının türlü trajik olaylarını ve kirlerini ortaya sererek geçen halk, birbirlerine dost ve bağlı olmak için o kadar sebepler varken, tersine aralarına aldatma ve hainlik uçurumlarını koyan bütün bu karılar- kocalar Ömer Behiç’in kafasında aşırı bir yaygınlık kazanıyordu. Üzüntü dolu, gamlı gözler önüne serilen, sayılamaz, çokluğunun korkunçluğunu hayalin kapsamı bile alamaz; harap yıpranmış evlerden oluşan, sonsuz bir karanlık ve bozgun
düzlemi biçiminde uzayıp giden siyah bir tablo çiziyordu.
Ömer Behiç hekimlik kimliğiyle, yalnız hastalarının acılarıyla inleyen, onları acılar çekmekten kurtarmak için insanlık hayatının üstünde bir acıma ve sevecenlik yaşayışı ile yaşayan bir yaratık olurdu. Onu harap eden toplum hayatı idi. Ne zaman sanatının boş zamanları onu toplum hayatının içine sürüklese, öz benliğinde öteki Ömer Behiç ‘in bütün aşk ve sevdasıyla, kimliğin her gözeneğinde ateşten bir kadın gereksinmesi yanan yaratığın belirip gelişmesini sezinlerdi.
Ve bu kimliği ötekini öyle vahşi bir egemenlik kurarak isteklerine yenik düşürmek, sonunda taşmak isteyen bu çok sağlam sevda emellerine öyle bir kasırga içine atmak isterdi ki, o bu didişmeden hırpalanmış çıkardı. Evliliğine bağlı kalışını kınayarak...
Ömer Behiç daha sonraları nefsinin hakimiyeti altında ‘Neyyir’ diye genç bir kızla ilişki kurarak Vedide’yi aldatmaya başlar. Fakat aklı her zaman ki gibi Vedide’ydi, suçluluk duygusu içinde. Vedide’sini bir elinde Selma’sıyla öteki elinde Leyla’sıyla, varlığında ululaşmış ve kutsal olan ne varsa onların simgesi demek olan bu kadını –acınıp ağlanılan- öteki kadınlara benzetecek, onu da bir tekmeyle yıkılıvermiş bir dünyanın yıkıntı ve kalıntılarının kenarına devirecekti...
Aile bağları gün geçtikçe kopma noktasına doğru yol alıyordu. Ömer Behiç ruhunda bir genişleme, düşüncesinde bir açılma buluyordu. Birdenbire gerçek hayatı döndürülüyormuşçasına, kendi kendisini karşısına alarak yanlış yaptığının farkına vardı. Neyyir ile olan ilişkisinin kapatıp, Vedide’sine geri dönmeğe karar verdi. Vedide kendini yine Leyla’sının odasında Kur’an okumaya vermişti. Ömer Behiç’in yalvarmalarına aldırış etmiyordu. Karşılık vermiyordu. O zaman Ömer Behiç bir eliyle onun namaz örtüsünü çekip açtı. Dudaklarına ta oraya, alıştığı üzere, mutlu zamanlarında her zaman tapınış öpücüklerini alan yere, kulağıyla ensesinin arasına götürdü. Uzun ve birden geçmişin heyecanını bulan bir öpüşle karısını oradan öptü...
Ve öperken, ancak o zaman farkına vardı ki Vedide’nin saçları lüle lüle, takım takım beyaz olmuştu.
Ömer Behiç daha mutlu bir yuva kurmak için ilk olarak kendi evlerinin olmasını ister ve bunu Vedide ile paylaşır fakat ne zaman bitireceğini söylemez sürpriz yapmak ister. Bu düşünce o denli çekici gelir ki Vedide’ye sonunda bekledikleri olacaktı.
Çevrelerinde birçok, türlü acılar ve elemlerle, türlü gözyaşlarıyla inlemeleriyle kırık hayatlar, çaresiz, hasta; kimi iyilik bulamayacak yaralarla kemirilen, kimi gizli zehirlerle gizli gizli çürüyen hayatlar vardı... Onlar bu kırık hayatların dinç ve canlı mutluluğunu daha belirgin bir duyguyla duyarak, kendilerini düşünen bir haz ile bahtiyarlıklarının en tatlı saatlerini pek hoş bir kevser içercesine yudum yudum, süze süze kendilerinden geçmiş bir mahmurluk içinde yaşıyorlardı.
Evi tamamlar, ailesiyle beraber oraya taşınırlar. Evin kapısına da “Ömer Behiç İç Hastalıklar Uzmanı” diye bir tabela tutturur. Diğer taraftan aile hayatının türlü trajik olaylarını ve kirlerini ortaya sererek geçen halk, birbirlerine dost ve bağlı olmak için o kadar sebepler varken, tersine aralarına aldatma ve hainlik uçurumlarını koyan bütün bu karılar- kocalar Ömer Behiç’in kafasında aşırı bir yaygınlık kazanıyordu. Üzüntü dolu, gamlı gözler önüne serilen, sayılamaz, çokluğunun korkunçluğunu hayalin kapsamı bile alamaz; harap yıpranmış evlerden oluşan, sonsuz bir karanlık ve bozgun
düzlemi biçiminde uzayıp giden siyah bir tablo çiziyordu.
Ömer Behiç hekimlik kimliğiyle, yalnız hastalarının acılarıyla inleyen, onları acılar çekmekten kurtarmak için insanlık hayatının üstünde bir acıma ve sevecenlik yaşayışı ile yaşayan bir yaratık olurdu. Onu harap eden toplum hayatı idi. Ne zaman sanatının boş zamanları onu toplum hayatının içine sürüklese, öz benliğinde öteki Ömer Behiç ‘in bütün aşk ve sevdasıyla, kimliğin her gözeneğinde ateşten bir kadın gereksinmesi yanan yaratığın belirip gelişmesini sezinlerdi.
Ve bu kimliği ötekini öyle vahşi bir egemenlik kurarak isteklerine yenik düşürmek, sonunda taşmak isteyen bu çok sağlam sevda emellerine öyle bir kasırga içine atmak isterdi ki, o bu didişmeden hırpalanmış çıkardı. Evliliğine bağlı kalışını kınayarak...
Ömer Behiç daha sonraları nefsinin hakimiyeti altında ‘Neyyir’ diye genç bir kızla ilişki kurarak Vedide’yi aldatmaya başlar. Fakat aklı her zaman ki gibi Vedide’ydi, suçluluk duygusu içinde. Vedide’sini bir elinde Selma’sıyla öteki elinde Leyla’sıyla, varlığında ululaşmış ve kutsal olan ne varsa onların simgesi demek olan bu kadını –acınıp ağlanılan- öteki kadınlara benzetecek, onu da bir tekmeyle yıkılıvermiş bir dünyanın yıkıntı ve kalıntılarının kenarına devirecekti...
Aile bağları gün geçtikçe kopma noktasına doğru yol alıyordu. Ömer Behiç ruhunda bir genişleme, düşüncesinde bir açılma buluyordu. Birdenbire gerçek hayatı döndürülüyormuşçasına, kendi kendisini karşısına alarak yanlış yaptığının farkına vardı. Neyyir ile olan ilişkisinin kapatıp, Vedide’sine geri dönmeğe karar verdi. Vedide kendini yine Leyla’sının odasında Kur’an okumaya vermişti. Ömer Behiç’in yalvarmalarına aldırış etmiyordu. Karşılık vermiyordu. O zaman Ömer Behiç bir eliyle onun namaz örtüsünü çekip açtı. Dudaklarına ta oraya, alıştığı üzere, mutlu zamanlarında her zaman tapınış öpücüklerini alan yere, kulağıyla ensesinin arasına götürdü. Uzun ve birden geçmişin heyecanını bulan bir öpüşle karısını oradan öptü...
Ve öperken, ancak o zaman farkına vardı ki Vedide’nin saçları lüle lüle, takım takım beyaz olmuştu.
Kırık Hayatlar Özet Ana Fikir Konu Karakterler
Halit Ziya Uşaklıgil - Kırık Hayatlar
Konu
Kitaptaki
olaylar Osmanlı'nın son döneminde geçmektedir. Osmanlı'nın son döneminde Türk
halkında batıya karşı körü körüne bir özenti oluşur. Batıdan alınması gereken
teknoloji, ilim, bilim değil de; bizim yaşantımıza ters düşen kültürü taklit
edilir. Özellikle İstanbul’da zengin diye nitelendirilen ve kendilerini halktan
daha üstün gören bir gurup, kendilerine batıda yapılan çılgın eğlenceleri örnek
alıp, hemen her yerde görgüsüzce eğlenmeye çalışıyorlardı. Bu durum özellikle
Türk aile yapısına aykırıydı ve bunun sonucu olarak bu tabakada aile bağları
iyice zayıflamış hatta kopmuştu. Çirkeflik başını almış gidiyordu. Eşler
birbirine sadık kalmıyor, hatta eşini aldatmak,
ailesine bağlı kalmamak bir başarı olarak görülüyordu. Kitap o günün bu
acı tablosunu çok güzel bir şekilde anlatıyor.
Özet
Ömer Behiç
yıllardır hayalindeki eve nihayet kavuşmuştu. Yatılı okulda okuduğu yıllarda
hayal ettiği sıcak yuvasına kavuşmak için çok beklemişti. Bu gün onun en büyük
hayaline kavuştuğu gündü.
Ömer Behiç
bir doktordur. Ailesi onun siyasal okuyup önemli bir memur olarak devlet
dairesinde çalışmasını istiyordu. Böylece onun hayatını kurtaracağını
düşünüyorlardı. Fakat o ailesinden gizli olarak tıbbiyenin sınavlarına girer ve
kazandığı gün gelir, ailesine haber verir. Bundan sonra ailesi de onun seçimini
kabul etmek zorunda kalır. Okulda çok başarılı bir öğrencidir. Geçmişinden
gelen eziklikten dolayı pek sosyal bir insan değildir. Arkadaşları onu inek
diye nitelendirir. Onu sosyal etkinliklere katılmaya ikna edebilen tek kişi
vardır. O da arkadaşlarının tabiri ile ‘Piç Bekir’dir. Okulun son senesinde
Ömer Behiç Babasını kaybeder. Okul bittikten sonra Fransa’ya mastır yapmaya
gider. Burada iken de annesini kaybeder. Ona artık sahip çıkacak kimse yoktur. Fransa’da
fakirlik içinde zorlukla eğitimini devam ettirir. Nihayet Fransa'daki eğitimini
bitirip İstanbul'a geri döner. Halası artık onun evlenmesi gerektiğini düşünür
ve onun için Vedide'yi istemeye giderler. Ömer Behiç Vedide'yi ilk gördüğü anda
ona vurulur. Vedide el değmemiş, ailesi zengin olmasına rağmen İstanbul’un o
karmaşık eğlence hayatına dalmamış bir kızdır. Bu tanışmanın sonu evlilikle
biter. O şimdi hayallerine karısını da eklemiştir. İşte bu gün sekiz yıllık
arkadaşı ile ortak hayalleri gerçekleşmiştir.
Ömer Behiç
evinin bir bölümünü de muayenehane olarak da kullanmaktadır. Burada birçok
zengin hastalarını tedavi etmesinin yanında da fakir hastaları da ücretsiz
tedavi etmektedir. Bu mutlu günlerinde karısı ile birlikte etraflarındaki kötü
olayları düşünüp, bu olayların kendi ailelerinin başına gelmemesi için de dua
etmektedirler.
Ömer Behiç
bir gün yolda eski bir arkadaşına rastlar. Bu doktor arkadaşı İstanbul
sosyetesinde çapkınlıkları ile ünlü ve bundan büyük gurur duyan bir şahıstır. Tabii
ki bu Piç Bekir’den başkası değildir. Karşılaştıkları günden itibaren Bekir
Servet ile sık sık görüşmeye başlarlar. Bekir ona hovardalıklarını anlattıkça
Ömer Behiç ona çok acımaktadır. Son zamanlarda Bekir Servet İstanbul’da
zenginliği ile ve çapkınlığı ile tanınan bir ailenin uçarı kızı olan Nebile ile
aşk yaşamaktadır. Bir gün Bekir Servet, Ömer Behiç'e bir hastasını bakması için
daha doğrusu ondan görüş almak için rica eder. Gittikleri ev Nebile'nin evidir.
Nebile rahat tavırları ile Ömer Behiç’i oldukça şaşırtmıştır. Bekir Servet ile
Nebile onun karşısında Aşk oyunları yapmaktan geri kalmamışlardır. İşleri bitip
çıkarken Nebile'nin küçük kardeşi Neyyir ortaya çıkar. Ömer Behiç onu görür
görmez içinde fırtınalar kopar, eve geldiğinde hala onu düşünmektedir. Bir süre
sonra Neyyir hasta olduğu bahanesi ile Ömer Behiç’i eve çağırır. Kontrol
sırasında çok yakınlaşırlar ve Neyyir’in çıplak vücuduna dokunan Ömer Behiç,
ona daha da vurulur. Kız ona bir adres verir ve orada buluşmalarında her şeyin
daha farklı olacağını söyler. Böylece yasaklı aşk başlar. Bu sırada Bekir
Servet Müzzan isimli dul bir kadına aşık olur ve onunla evlenip geçmişine bir
sünger çeker. Bu durumda Ömer Behiç yasak aşkını arkadaşı ile dahi paylaşamaz.
Kara
bulutlar ailenin başındadır. Ömer Behiç’in iki kızı vardır. Küçük olan
kızlarının eski bir hastalığı tekrar başlar. Çocuk günden güne erir ve
doktorlar bir çare bulamazlar. Ömer Behiç’in yasak aşk cephesi de kötü
geçmektedir. Neyyir zengin biri ile evlenme hazırlıklarına başlar. Fakat
ilişkileri hala sürmektedir. Bu kötü olaylar Ömer Behiç’i harap eder. Neyyir’in
etkisi ile ailesini hatta hasta kızını ihmal eder. Karısı ise bu yasak aşktan
haberdar olmuştur bile. Aynı evde iki yabancı gibidirler. Küçük kızlar kısa bir
süre sonra vefat eder. Vedide iyice kendi iç alemine dalar. Tüm gün odasına
çekilip, namaz kılıp, Kur’an okumaya başlar. Bu sırada Neyyir de evlenmiş fakat
yasak aşkını hala sürdürmek istemektedir. Ömer Behiç onun her teklifini geri
çevirir. Neyyir’in son mesajında onu son defa olarak görmek istediği
yazmaktadır. Ömer Behiç bunu kabul eder. Fakat onu görünce tekrar bu ilişkinin
başlamasından da korkmaktadır. Tam Neyyir’in yalısına giderken karar değiştirip
kızının mezarına gider. Yaptığı her şeye pişman olur ve mezarın başında
saatlerce ağlar. Acele ile evine geri döner. Hızla Vedide'nin odasına dalar. Vedide
her zamanki gibi seccadesinin üstündedir. Çok eskiden olduğu gibi başını melek
karısının dizlerine koyup ağlamaya başlar. Vedide ilk önce tepki vermez, daha sonra
ise sıcak gözyaşları Ömer Behiç’in yüzüne damlamaya başlar. Karı-koca
birbirlerine sarılıp ağlamaya başlarlar. Ömer Behiç bir şeyi daha yeni fark
eder. Vedide'nin simsiyah olan lüle lüle saçları çoktan ağarmıştır…
Ana Fikir
Kendi kültürüne sahip çıkmayan, diğer toplumları körü körüne
taklit eden toplumlar yozlaşmaya ve mutsuz yaşamaya mahkumdurlar.
Karakterler
Ömer Behiç: Kültürlü, bir şeyler öğrenme arzusu ile yanan,
idealist olmayan bir kişidir.
Vedide: Ailesi için her şeyini feda edebilecek kültürlü, iyi
yetişmiş bir annedir.
Bekir Servet: Hayatı günü gününe yaşayan, kadınlara gereken
değeri vermeyen, çapkın bir İstanbul beyefendisidir.
Neyyir: Minyon tipli, karşısındakini kendine bağlamayı çok
iyi başaran, güzel, fakat Türk aile toplumuna aykırı bir yaşantısı olan bir
genç kızdır.
Nebile: Kardeşine göre biraz daha şişman olan ve kardeşi
kadar etkileyici olmayan, yaşantısı kardeşi gibi olan bir genç kızdır.
Esir Şehrin İnsanları Çok Ayrıntılı Geniş Uzun Özet
6 Aralık 2014 Cumartesi
Esir Şehrin İnsanları - Kemal Tahir
“Teslim olmak başka şey, esir düşmek başka;
Seni sevmek başka şey hürriyet, uğrunda dövüşmek başka!“
Barselona’dan Midilli adası önlerini on beş günde zor tutan,
çaptan düşmüş, eski bir şileple üzerinde kuru yemiş yazan sandıklarda,
Bolşeviklere yenilmiş Vrangelin beyaz ordularına kaçak silah götürülmüş, aynı
şileple Abdülhamid’in yükünü tutmuş vezirlerinden Selim Paşa’nın oğlu mirasyedi
Kâmil Beyle, karısı Nermin Hanım İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştır. Kâmil Bey
karısına hissettirmeden deniz üzerinde serseri mayın gözetler. 1914 savaşı
başladığı sırada Saint Tropez’de bir İspanyol ahbabının yanında kalmışlardır.
Kâmil Bey savaşa başlarken olayları gözden geçirmiş son altı yılda memleketin
10 Temmuz Meşrutiyet ilanı, 31 Mart olayı gibi iç sarsıntılarla, Trablus,
Balkan gibi utandırıcı yenilgiler gördüğünü ve bu uluslararası boğuşmadan
yurdunun hiç bir çıkarı olmadığını, tersine uzun süredir İmparatorluğu
aralıksız tartaklayan Batılı büyük devletlerin kıyasıya kapışmasını fırsat
bilip kendisini toparlamasının akıllıca olacağını düşünmüştür. Bu açıdan
bakılınca Osmanlı İmparatorluğu mutlaka savaş dışı kalmalıydı. Kâmil Bey bu
hesaba uyarak İspanyol dostu prensin Karyoladaki şatosunda sonbaharı birlikte
geçirme teklifini de hiç duraksamadan kabul etmişti.
Osmanlı İmparatorluğunun 1915’de savaşa balıklama girdiğini
şatoda öğrendi. Akdeniz’deki İngilizlerden kaçarak Çanakkale’ye sığınan iki
Alman zırhlısı, o sırada bir sandal bile ısmarlayamayacak durumda bulunan
Osmanlı İmparatorluğu tarafından satın alındığına dair itilaf devletlerinin (
İngiliz-Fransız-Rus ) inanmış görünmesi ve gemilere Yavuz ve Midilli adları
konularak Türk bayrağı çekilmesinin üzerinden çok geçmeden bu gemiler
Karadeniz’e açılıp oradaki Rus limanlarını top ateşine tutmuşlardı. Böylece
temelleri çatırdayan Osmanlı İmparatorluğu zorla Almanya’nın yağma savaşına
boylu boyunca sokulmuştu. Savaşa girildikten iki gün sonra Kâmil Bey Madrid büyükelçiliğine
baş vurarak durumunu öğrenmek istedi. Elçi, rahmetli babasının dostlarındandı.
Kâmil Bey’in Fransızcayı ana dili gibi konuştuğunu sonrada Oxford’u bitirip
İtalya’da yıllarca çalıştığını, İspanyolcayı da rahat okuyup konuştuğunu
biliyordu. Ona elçilikte tercüman olarak kalmasını teklif etti, oda parasız
olarak görevi kabul etti. Üstelik eşinin doğumu yaklaşmıştı. Madrid’deki bir
konağa yerleştiler. Sarıkamış’ta doksan bin kişilik orduyu kaybeden Osmanlı
İmparatorluğu Kutülamere’de İngiliz’i bozup generalini tutsak almıştı. Tih
çölünü aşıp Süveyş Kanalı’na dolaşmaya başlamıştı. Savaş cehennemi hızla sürüp
gidiyor, Alman-Avusturya, Alman-Bulgar takımlarının pes etmesine doğru doludizgin
ilerliyordu. Yine de kimse barışa yanaşmıyordu. 1917 Mart’ında iç yüzü pek
anlaşılmayan bir devrim patlak verdi Rusya’da, gelişip yayıldı ve sonunda
Anadolu’nun büyük bir parçasını yuttuğundan kimsenin şüphesi kalmayan Çar
orduları dağılıp topraklarımızdan çekildiler. Arkadan Birleşik Amerika
Almanya’ya karşı savaşa girdi. Bu arada Kâmil Bey’in emlaktan gelen paralar
kesildi. İstanbul’daki mülklerini ve karısına aldığı elmasları ucun ucun satarak
yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı.
Mondoros Mütarekesi imzalanıp Osmanlı İmparatorluğu pes
edince Kâmil Bey’in para durumu tepe taklak oldu. Memleketten İttihatçı
komandolar sıvışmış, işgal altındaki İstanbul’da savaş zenginleri birer köşeye
sinip, çarptıkları paraların üzerine oturduklarından ortada emlak alıcısı
kalmamıştı.
1919’da yüzde yüz barış beklenirken Yunanlıların İzmir’e
asker çıkardıkları ve vuruşmaların başladığı öğrenildi. Kâmil Bey önce
Londra’ya oradan da Paris’e atlayıp dayanılmaz bir hal alan para sıkıntısına
bir çare ardı. Avrupa alt üst olmuştu. Savaşı kazananlar talan peşine
düşmüşlerdi. Kâmil Bey bir süre daha Madrid’de şaşkınlık içinde oyalandı.
Sonunda durmanın yararsızlığını anlayarak varını yoğunu satılığa çıkarıp
Barselona’dan kendini ve eşini bir külüstür şilebe attı. Geminin salonunda
Kâmil Bey’in kızı Ayşe, sofranın şeref koltuğunda oturuyordu. Kaptan, yemekte
Bolşevikler’den söz açtı sonra birden lafı Türkiye’ye getirip Kâmil Beye sordu:
– Ne
diyorlar sizin Sosyalistler bu işlere?
– Bizde
Sosyalist yoktur.
– Yok mu?
Olmaz böyle şey... Sosyalistsiz memleket olmaz!
– Bildiğim
biz ayrılmadan önce yoktu.
– Ne zaman ayrıldınız?
– 1912’de...
– Sosyalistsiz
bir memleket! Kutsal kitabın yazdığı cennet... İnanılır şey değil! Eğer sizde
sosyalist yoksa biz Yunanlıları neden çıkardık öyleyse? Geçenlerde okudum,
sizde birtakım adamlar Bolşeviklik istiyormuş, başlarında da bir paşa varmış,
Mustafa Kemal Paşa!
– Bolşevik
miymiş Mustafa Kemal Paşa?
– Elbet
Bolşevik. Bolşevik olmasa savaştan yana olur mu?
Gemi süvarisi, sonra Bolşeviklikten yana atıp tutmaya
başladı.
Çanakkale’ye öğle üzeri varıldı. Kâmil Bey, vapura gelen
satıcılardan çeşitli haberler edindi. Ortalıkta bir manda lafıdır gidiyordu.
İstanbul’a indikleri gün Nermin’in eniştesine gideceklerdi.
Geminin adı Marie Galante idi. Anlamı Aziz Meryem olan gemi
adı, Kristof Kolomb’un ilk sefere çıkışındaki üç yelkenlisinden birinin adıydı.
Gemi Ahırkapı Feneri’ni dolanıp limana girerken herkes güverteye üşüşmüş,
İstanbul’u seyre dalmıştı. Yabancı gemiler boğazı doldurmuştu.
Kâmil Bey’in kulağında birden, karısının İstanbul’u görür
görmez ‘ Ah canım İstanbul’um ’ avazesi yankılandı. Gemiden iner inmez karısı
Nermin’in eniştesine gittiler.
Bir İngiliz Entellicens servis subayı merakla her şeyi
tetkik ediyor, her konuşulana kulak kabartıyor; enişte bey İngiliz Dostları
Cemiyeti’nin kurucu üyesi olmuştur, derneğin başında Sait Molla vardır. İngiltere’den
rahip Fruw bu derneği güçlendirmek için yola çıkarılmıştır.
Kâmil Bey, İngiliz misafir Sir Henry Dickson’a İngiliz dostlarına
kaç üye kaydolduğunu sorar. Aldığı karşılık: “Geçen ay yazılanlar elli bini
aşmış, belki bu güne kadar altmış bin olmuştur. Kâmil Bey « bu rakamda biraz
abartma var gibi geliyor bana. Ben İngiltere adasının haritadaki yerini
bilenlerin bile aramızda bu kadar olmadığı kanısındayım.” der. İngiliz, “Aydınlardan
çok halka gidilmelidir. Bir yanında Türk, bir yanında İngiliz bayrağı olan bir
vesika dolduruluyor resimli; işgal kuvvetlerinden bu vesikayı alanlar kolaylık
görüyorlar.” der.
İngiliz, Kâmil Bey’e “İktisadi durumunuzun savaş sırası
bozulduğunu duymuştuk. Size bir yardımımız dokunabilir mi?” diye sokulur.
Birden Şirketi Hayriye hisse senetleri olup olmadığını sorar. Karşılık
alamayınca , “Boğaziçi vapurlarına Fransızlar el atmak istiyorlar. Biz razı
olmuyoruz. Eğer Şirketi Hayriye hisse senetleriniz varsa yüksek fiyatla hemen
satın alabiliriz.” der. Kâmil Bey hayretle karşılık verir:
– Aklımda
kaldığına göre, bu çeşit hisse senetleri, Türklerden başkasına satılmaz diye
arkasında yazılıdır. Tüzüğü de böyledir.
– Tüzükler
değişir, değişmese de Türk-Fransız olanlar hiç mi yok aranızda?
Bu sözüyle Kâmil Bey’in de Türk-İngiliz olabileceğini ima etmişti.
Kâmil Bey anlamamazlığa vurmuştu:
– Olmaz mı?
Şu halde artırmaya binecek... En çok verenin üstünde kalacak bizim Boğaziçi
vapurları, desenize...
– Hayır!
Biz de, Fransızlar da açıktan açığa rekabete girişmek istemiyoruz. Demek bu
şirkette yok hisseniz... Aklımda yanlış kalmış... Ya bir başka Kâmil Bey var,
ya ona benzer başka bir ad... Sizinle ilintilerimizi zorlaştıran bir mesele de soyadı
taşımamanız. Herkes Mehmet, herkes Ahmet... Yanılmışım, özür dilerim... Ama gene
de yardım edebiliriz birbirimize. Musul petrollerinde oldukça önemli hisseniz
olduğunu biliyorum. Osmanlı hanedanı çoktan satmaya başladı hisselerini.
Geçenlerde, Abdülhamid’in kızlarından Şaziye Sultan’a küçük bir hisse için on
bin İngiliz altını verdik. Aslında biliyorsunuz, Musul ve çevresindeki petrol
alanlarının gerçek sahibi Abdülhamid’di. İttihatçılar elinden aldılar... Biz,
bunu olupbitti sayabiliriz. Barışta bu topraklar mutlaka sınırlarınız dışında
kalacak. Kılıç hakkının ne demek olduğunu siz Osmanlılar daha iyi bilirsiniz.
Hiç bir şey ödememek de mümkündü fakat İngiliz İmparatorluğu eski düşmanlarının
mülkiyet haklarına bile saygılıdır. Sizin hisseniz Şaziye Sultanınkinden pek
fazla değilse de az da değildir.
Kâmil Bey gülümsüyordu. İngiliz subayı birden değişmiş,
soylu savaşçılıktan madrabazlığa geçip eskici Yahudilerin kelimeleriyle
konuşmaya başlamıştı.
– Enişteniz
dostumuzdur. Sizinle dost olmamamız için de hiç bir sebep yok. Hisselerinizi
bize satmamanızda...
– Bir
yanlışlık olacak Sör, benim petrolde hissem yok, Kerkük’te bir takım
topraklarım var.
– Evet, biliyorum.
Petrolü mahsus söyledim. Bu toprağı satın bize...
– Hiç
düşünmedim. Rahmetli babam toprak satmayı sevmezdi. Vasiyeti var bana.
– Osmanlı
vatandaşısınız! Savaştan sonra dünya çok değişti. Bunu sizin gibi bir insana
kolayca söyleyebilirim. Savaştan sonra Osmanlı vatandaşları için dünyada
yaşamak pek kolay olmayacak gibi.
– Topraklarımı
satarsam savunacak mı beni İngiliz İmparatorluğu?
– Aslında
İngiliz İmparatorluğuna atacak değilsiniz topraklarınızı... Gülbenkyan adında
bir vatandaşınıza satacaksınız. Toprağımızı bir Ermeni’ye satmakla savaş içinde
işlenen Ermeni Kırımı usçundan da temizlenmiş olacaksınız, bir bakıma...
– Suçlu
muyum ki? Olay terinden binlerce kilometre uzakta olmama rağmen...
– Manevi
suçluluktan, diyelim.
Herkes odalarına dönünceye kadar konuşma bu şekilde sürer.
Kâmil Bey bütün baskılara karşı durur, elli bin altına bile olmaz deyip
dayatır.
Odalarına dönünce Kâmil Bey, karısının da aynı ağızdan
konuştuğunu duyunca kumpasa sıkıştırıldığını anlar. Eniştesi Nermin’e : «
kocanı kandırıp topraklarını İngilizlere satmaya razı edersen sana bir elmas
yüzük var » demiştir. Bunun üzerine Kâmil Bey iyice bunalarak hemen Serencebey’deki
konağa taşınmaya karar verir. Bir gün Bağlarbaşı’ndaki, anneannesinden kalma
konağı görmeye gider. Bina haraptır, oturulacak halde değildir. Tamir edilip
edilemeyeceğini öğrenmek için Nuh Kuyusu’nda bahçeli kahveye giderler. Orada
eskiden tanıdığı Cemal Usta’yı sorar. Ustayı bulur ve usta uzun hesaplar
sonunda onarım için yedi yüz lira ister. Ama Kâmi Bey’in o sırada bu parayı
verecek durumu yoktur. Kara kara düşünürken usta köşkü ne yapacağını sorar.
Kâmi Bey’in hiç bir fikri yoktur. Usta, köşkün yıkıcıya verilmesini ve
yıkıntıdan sokağa atılsa bin bin beş yüz lira gelebileceğini söyler. Kâmi Bey
buna çok sevinir ve hemen kabul eder. İşe ertesi gün hemen başlanır ve onarım
on beş gün içinde bitecektir.
...
Nermin Hanım bavulları taşıdıktan sonra köşke girer. Evi
dolambaçlı bulur. Eski eşyalara küçük parçalar katarak evi zevkle döşer,
yerleşir.
16 Mart 1920 sabahı, Kâmi Bey bahçede çalışırken Cemal Usta
gelir ve İngilizler İstanbul’u işgal ettiğini, kan gövdeyi götürdüğünü, Beyazıt
Fatih taraflarında on on beş ölü bulduğunu bildirir. Kâmi Bey şaşırır:
– İnanılır
şey değil... İşgal altında olan bir şehri neden tekrar işgal etsinler.
Tutuklamışlar mı kimseyi?
– Duymadım.
Ertesi gün işgal sırasında beş Türk askerinin öldürüldüğü,
bunların Şehzadebaşı karakol erleri oldukları ve uykuda iken şehit edildikleri,
Harbiye Nezareti Genel Kurmay Başkanlığı, tersaneler, kışlaları işgal edilip
silahtan tecrit edildikleri sırada hiç bir çatışma olmadığı öğrenilir. Bunun üzerine
Kâmil Bey kuşkulu bir kaç gün geçirir.
18 Mart’ta sadrazam olan Salih Paşa sekiz gün sonra çekilir.
Yerini Tevfik Paşa doldurur. İngilizler, kimi milletvekillerini mecliste
tutukladıklarından, meclis başkanı ile bir takım mebuslar savuşurlar.
Kâmil Bey sıcaklar bastıkça bahçeye inip çalışmaz olur. Gün
geçtikçe yoksulluğu artar. Tanıdıklarının çoğu Anadolu’ya geçtiklerinden
arayanı soranı da pek kalmaz. Cemal Usta aracılığıyla Anadolu’dan hep kötü
haberler alır. Bolu-Düzce ayaklanmasının bir türlü bastırılamadığını, bir
yandan Beypazarı’na öte yandan Adapazarı’na doğru başkaldırmanın genişlediğini,
Konya ve Yozgat’ta kötü kımıldamalar olduğunu öğrenir. Anzavur, üçüncü kez
ortaya çıkmış, Tokat yakınlarında taburlar bozmuştur. Yunanlıların Anadolu’daki
genel saldırı söylentileri yayılmaktadır.
Bir gün kapısı çalınır. İmamın kendisini aradığını
söylerler. Gider. İmam Mümin Hoca, binbaşı emeklisi Hasan Bey karşılarlar.
Bunlar, Anadoluculara karşıdırlar. Her zaman Peyam Sabah Gazetesi okurlar.
Cemal Usta konuşmada:
– İttihatçı
aranacak sıra değildir. Vatan kurtarmaya el birliği ile çabalamak sırasıdır,
diye ortaya bir laf atar.
Topçu binbaşılığından emekli Hasan Bey:
– Orada dur
Cemal Usta!... Bu zamana kadar sen hiç vatan batıracağım diye ortaya çıkan
gördün mü? Anadolu’da Milliciler dediğin padişaha, hilafete bağlı mıdır?
– Elbette.
Şüphen mi var?
Binbaşı yine diretir:
– Bunlar
padişahın hakkına göz dikmiş takımıdır.
Kâmil Bey kahvedeki bu çekişmelerden, İstanbul’daki padişah
çevresi ile Anadolu’daki Mustafa Kemal taraftarlarının karşı karşıya
geldiklerini ve Merdivenköy’den öteye artık Anadolu’dakilerin borusunun
öttüğünü anlar.
Kâmil Bey, avukatı ile kira, alacak verecek konusunu gözden
geçirince durumunun umduğundan da berbat olduğunu öğrenir. Bir gün okul
arkadaşı İhsan, bir dergi işi önerir. Kara Dayı dergisi… Kâmil Bey:
– Becerebilir
miyim acaba? Ne iş yapacağım?
İhsan:
– Sen
resimden anlarsın, güzel yazı da yazarsın… Derginin teknik işleriyle
uğraşacaksın; sayfa bağlayacaksın, düzeltmeleri yapacaksın… Baskıya, satıcıya
koşacaksın… Neden beceremeyesin ki?
Kâmil Bey’ in zaten işe ihtiyacı vardır ve hemen bu iş kabul
eder.
Kemal Tahir, baş döndürücü olaylarla alt üst olan memleketin
durumunu şu sözlerle anlatır:
“İslamcılığın üç yüz elli milyona varan kalabalığı,
Turancılığın yüz milyonla hesaplanan uçsuz bucaksız hesapları üzerine kurulan
hayaller, Balkan bozgunundan sonra, asırlık baskılarla hadım edilmiş sinirlere
şehvetli bir kımıldama vermiş, dört yıllık kanlı boğuşma, bu bunak sinirleri,
işte bu bitkin kımıldanmanın tam ortasında çekip koparmıştı.
Osmanlı aydınları için, artık geçmişe sığınmaktan başka çare
yoktu ama bu sığınılacak geçmişi iyi saptamak gerekiyordu. Anadolu, bir sürgün yeridir
ki vaktiyle ucu Avrupa’daki Jön Türklere uzanırdı. Şimdi artık, memleket Jön
Türklerden de boyunun ölçüsünü almış bulunuyordu. Oturup hüngür hüngür ağlamaktan
başka iş kalmamış gibiydi.”
Nedime Hanım, konuşma arasında “Üzerine devrilip
İmparatorluğu biz aydınlar mı ezdik, yoksa İmparatorluk üzerimize devrilip bizi
mi ezdi? Sonuç aynı kapıya çıkar. Her halde, zaferden sonra memleket yine
bizlere bırakılmamalı. Bu ihanet olur. İhsan der ki : ‘ Meşrutiyet memlekete
hürriyeti getirmiş getirmesine ama sonra götürüp hürriyeti, dövüşerek elinden
aldığı despot takımına bırakmış yine…”
– Çok
doğru… Bütün hata, inkılabın halktan uzak kalması oldu. Bir de baktık inkılapçılar
padişah damadı oluverdiler. Hem hangi padişaha… Genel merkezde “Beyez öküz”
diye alay edilen, konyak düşkünü bir bunağa!… Enver – Cemal – Talat Paşaları
zavallı beyaz öküzün oturduğu tahta yaklaştırıp saçak öperlerken gözlerinizin
önüne getirebiliyor musunuz? Bu seferki harekete millet ister istemez, az buçuk
damgasını vuracak.
Kara Dayı dergisi ilerleyen zamanda gazete olarak çıkmaya
başlamıştır. Bu gazeteye önce Babıâli esnafı çok önem vermez ama zamanla
ilgilenir. Şairler, yazarlar haftada bir iki uğrar olurlar. ‘ Nedime Bacı’da
buluşalım. ’ parola olur aralarında.
Kara Dayı yazıhanesine ünlü şairler, yazarlar, ressamlar
dışında sivil elbise giymiş zabitler, gizli örgüt mensupları da uğrar. Bunların
her birinin ayrı parolası vardır. Araya karışan hafiyeler, çoğu kez
ürkekliklerinden anlaşılır.
Kara Dayı’nın basıldığı yerde çalışan, kırmızı yanaklı,
abdal suratlı oğlanın polis ajanı olduğu bilinmektedir. Bir kere de, göğsü
madalyalarla dolu, subay elbiseli biri gelip, Anadolu’ya mühim planlar
yollayacağını ve buna Kara Dayı’nın aracılığını istediğini söyler. Ajanlığı her
tarafından dökülmektedir. Nedime Hanım hemen, Kara Dayı’nın Anadolu ile hiç bir
bağı olmadığını kesinlikle belirtip savar. İdarehanenin karşısındaki kahvede
sürekli olarak, bir görevli gözcü durur. Kâmil Bey yarı külâni yarı efendi
kılıklı biri tarafından izlenmektedir. Çok geçmeden marangoz Cemil Usta, Bu
adamın Bağlarbaşı’nda Kâmil Bey hakkında soruşturma yaptığını kendisine iletir.
Bekir Ağa bölüğünde, önce hürriyetçileri dayağa yatırıp
sonra kulaklarına eğilerek « biraz dişini sık, sakın söyleme, şimdi dayak faslı
bitecek » diyen polisler de vardı. O sıra herkesin saygısını toplamış İzmirli
Niyazi, Kuvayi Milliyecilerin en güvendiği kişidir. On dört yaşında İzmir
cinayet mahkemesine kâtip girmiş, yirmisinde evlenmiş, yirmi dördünde Jön
Türklüğe soyunmuş ve her şeyi yüz üstü bırakıp Avrupa’ya kaçmış ve o tarihten
beri de her önemli olayın göbeğinde yer almıştır. Niyazi Efendi; 31 Mart’ta
Taşkışla’da yobazlarla boğuşmuş, Trablus’a, Balkan’a karışmış, seferberlikte
başçavuş olarak bütün cephelerde çarpışmış, Demirci Efe ile birlikte Yunan’a
ilk kurşunu sıkanlardan. Biricik oğlunu Rum çeteleri doğramış. On altı
yaşındaki kızının ırzına geçmişler. Karısından bir buçuk yıl mektup almamış.
Onu görmek için düşman işgali altındaki topraklara gizlice sızmış. Ama orada
çok önemli haberler öğrendiğinden karısını bulmayı başka sefere bırakıp
kıtasına geri dönmüş. O sırada bir basım evinde çalışır görünüyor. Karakol
teşkilatı ve Mim Mim grubu ile ilişkisi var. Bu yüzden haftalarca ortada
görünmediği olur. Düşmana kini, ikinci bir kalp gibi çarpar onda… Gözü pekliği
anlatılmaz. Her zaman Polis Müdürlüğü’nde, Jandarma Merkez Komutanlığı’nda
ahbapları vardır. Kara Dayı idarehanesine haftada bir mutlaka uğrar. Nedime
Hanım’ı yoklar. Bir uğrayışında Nedime Hanım, Kâmil Bey ile Niyazi Efendi’yi
tanıştırır.
Nedime Hanım, Anadolu’dan en doğru haberleri almak için,
Niyazi Efendi’nin yolunu bekler. Durum kritiktir. Çerkez Ethem ─ Ordu, Demirci
Efe ─ Ordu çatışmaları, namuslu insanların sinirlerini bozmuştur. Öte yandan
düşman Eskişehir’e doğru ilerlemektedir. Niyazi Efendi bir takım iyi haberlerle
gelmiştir. Çerkez Ethem Bey önceleri cephe kumandanlarıyla geçinememiş, sonra
Refet Bey’i bahane ederek Ankara’yı basmaya kalkmış. Mustafa Kemal Paşa az
bulunur kumandanlardan olduğunun ispat ederek, hiç duraklamamış, kötülüğü daha
büyümeden tepelemeyi kararlaştırmış, 29 Aralık’ta Ethem kuvvetlerine
saldırılması emrini vermiş, 5 Ocak’ta Ethem Yunanlılara sığınmak zorunda
kalmış.
İnönü’de üç gün üç gece dövüşülmüş. Nihayet düşman eski
yerine, Bursa önlerine püskürtülmüş. “Biraz toparlamaya yetecek kadar zaman
kazandık. Bu da dehşet bir şeydir.” der Niyazi efendi…
Bir gün tramvay beklerken karşılaştığı okul arkadaşı Ahmet,
Kara Dayı idarehanesine bitkin girer. Selam bile vermeden Niyazi Efendi’nin
gelip gelmediğini sorar. Dışarıda kar yağdığı halde Ahmet’in suratı ter içindedir:
– Bize yarına kadar otuz dokuz lira lâzım… Der.
Şakalaşıyor sanırlar.
– Neden
kırk değil de otuz dokuz, diye de sorarlar.
Ahmet öfkelenir:
– Çünkü Paşaoğlu,
on bir bin lirası elde…
– Demek
elli bin lira lâzım?
– Ne
sandınız… Paraları götürür Avrupa’da tıkır tıkır yersiniz… Sonra kendine gelir.
Biz neler konuşuyoruz Yarabbi? Bu para bulunmazsa şerefsizim kendimi öldürürüm.
Nerede kaldı bu Niyazi… Ne ağır, ne vurdum duymaz adam…!
– Yoo!
Niyazi ağabeyime laf söyletmem…
– Niyazi
ağabeyinize!… Siz, kuzum, İnebolu’ya götürülmek üzere gemiye yüklenmiş bin ton
cephane ne demektir bilir misiniz?
Nedime Hanımla Kâmil Bey bir ağızdan sorarlar:
– Bin ton
cephane mi?
– Haliç’te
bin ton cephane vardı. Aylardan beri gönderilemiyordu. Vapur bulamamıştık.
Sonunda Niyazi Efendi on bir bin liraya Ararat isimli bir vapur buldu. Yarısı
peşin yarısı İnebolu’da. Bu vapur boyanmak bahanesiyle Haliç’e girdi. Kasımpaşa
ile Fener arasında bir şamandıraya bağlandı. Hamallar ikiye ayrıldıkları için
bir gecede bitirilemeyen işler tehlikeli. Salih Reis, en güvendiği elemanlardan
bir ekip hazırlayacak, teker teker yükleme yerine yollayacaktı. Mim Mim grubu da
bu işe ayırdığı arkadaşları ardiyeye birer ikişer gönderdi. Yüklemede vinç
kullanılmıyordu. Bu yüzden üç gecede ancak altı yüz elli ton yüklenebildi.
Dördüncü gün yani dün, vapurun Haliç’te bulunmasının tehlikeli olacağı haberini
aldık. Fazla beklemeden Sirkeci Rıhtımına yanaşması gerekiyordu. Dün çektiğim
azabı anlatamam. Sanki bütün İstanbul halkı hafiye olup peşime düştü. Gemiye
gidip haber vereceğim… Sonunda haberi başka biriyle gönderdim. İngilizler
pirelenmiş. Üstünkörü bir araştırma… Düşünün, yalnız kırk bin Mavzer mermisi
var. Gülleleri saymıyorum. Bu sabah Ararat’I Sirkeci Rıhtımında gördüm çok
şükür. Yolcu alıp hareket edecek. Sevinçle ardiyeye geldim. Niyazi Efendi telaşla;
kalk birader, mesele çok önemli dedi. Vapuru aldığımız herif hemen görüşmek
istiyormuş. Evine gittik. Durum tasarladıkları gibi çıkmamış. Vapuru kurtarmak
için İngilizlere rüşvet vermek gerekiyormuş. Kısacası vapur, elli bin lira ile
yola çıkabilirmiş.
Saat bir buçukta Niyazi Efendi gelir. Parayı o da
bulamamıştır. Çaresiz kalmışlardır. Kâmil Bey, vapuru kiraladıkları adam
Rozalti’nin nasıl bir adam olduğunu, vapurun kime ait olduğunu sorar. Vapur La
Fransez şirketinindir. Rozalti şirketin bir memurudur. Kâmil Bey birden
hatırlar. Eniştesinin salonunda, bir gece bu şirketin direktörü ile
tanışmıştır. O gece direktör, Kâmil Bey’de iyi bir izlenim bırakmıştır. Ahmet’le
hemen La Fransez şirketine gidip direktörle görüşmeye karar verirler.
Direktör onları iyi karşılar. Kâmil Bey’i hatırlamıştır.
Kâmil Bey hiç hazırlıksız söze başlar:
– Biz
vatanımızı kurtarmak istiyoruz. Buna her millet kadar hakkımız var. Yani buraya
tüccar müşteriler gibi gelmedik. İstenilen paranın değersizliğini biliyoruz.
Bizim için malınızı daha ucuza tehlikeye koymanızı isteyemeyiz. Fakat ilk
pazarlıktan sonra… Aradaki fark pek büyük… Hem de beş misli… Bu parayı
ödemeyecek değiliz ama şu sırada bulup buluşturmak imkânsız…
Direktör söylenenlerin hiç birini anlamaz. Ararat vapuru
adını duyunca birden ayılır:
– Şu
cephane meselesi mi? Peki n’olmuş?
– Elli bin
lira…
– Ne elli
bin lirası?
– Vapurdan
şüphelenmişler. Bu yüzden parayı elli bine çıkarmışsınız.
Direktörün bundan haberi yoktur. Rozalti’nin arttırmayı
kendi yaptığı anlaşılır. Direktör, en yüksek ücreti, yani on bin lirayı
istemiştir. Bin lirayı da Rozalti, komisyon olarak bir Türk’e vereceğini
söyleyerek kabul ettirmiştir. Direktör, işi anlayınca Rozalti’nin işine son
vermek ister ise de Kâmil Bey mani olur. Zira herif, cephane işini bildiği için
düşmanlık yapabilir. Vapura, kahveci olarak bir adamlarını da aldırmayı
isterler. Direktör beş kişi bile koyabileceklerini, ayrıca İnebolu’ya kadar
kıyı boyu gitmesi ve tehlike sezerse baştan kara etmesini de kaptana tembih
edeceğini söyler ve ekler:
– Bütün
dünya ile görüşmeyi göze alan, parasız, yani silahsız dövüşçülere karşı, ben
yalnız saygı duyarım. Yolunuz açık olsun.
Kâmil Beyle Ahmet sevinçle çıkarlar.
Ertesi sabah, vapur hiç bir güçlükle karşılaşmadan boğazı
geçmiştir. Öğlene doğru Niyazi Bey çıkagelir. Sıkıntı içinde dolanıp
durmaktadır. Sonunda baklayı ağzından çıkarır. Ahmet tutuklanmıştır. Her halde
Ararat’tan ötürü. Bekir Ağa bölüğüne atılmıştır. Düşmanın Bursa – Uşak
cephesine saldırı plânları ele geçirilmiş, bu plânlar acele Ankara’ya
gönderilmek üzere Ahmet’e verilmiş. Ahmet’te Nedime Hanım’a vermiş. Şimdi bu
plânları, yarın kalkacak olan Gülcemel vapuruna yetiştirmek için Nedime Hanım’ı
mutlaka bulmalıymış.
Kâmil Bey, ne yapıp yapıp plânları ele geçireceğini,
Niyazi’ye vâd ederek onu başından savar. Aklından Ahmet’in tutuklanmasının
Nedime Hanım’dan gizlenmesi gerektiğini düşünür çünkü Nedime Hanım’ın doğum
sancıları artmıştır ve öğrenmesinin tehlikeli olacağı kanısındaydı. Ahmet’i
sorarsa da İzmit’e gittiğini söyleyecektir.
Kâmil Bey, Nedime Hanım’ı merak ederek bir ara yanına gider.
Nasıl olduğunu sorar? Yalan üstüne yalan söyler ama pek beceremez ve sonunda
gerçeği olduğu gibi anlatır. Şayet yakalanırsa, Nedime Hanım’ı bu işe hiç
karıştırmayacağına onu ikna eder. Söz konusu plânları alıp uzaklaşır.
Gece yarısı saat üçte eve döndüğünde karısını yemeğe
beklerken uyumuş bulur. Geciktiğinden ötürü münakaşa ederler. Kadın, bu
tartışmada hala hanımın anlattıklarını sayar, döker. İngiliz subayların, Kâmil
Bey’in son davranışlarından hiç memnun olmadıklarını bildirir. Enişte Bey’in
İngilizlere mal satmak üzere bir şirket kurma hususunda görüşmek için Kâmil
Bey’i acele görmek istediğini ve ertesi günü kocasını göndereceğine söz
verdiğini sözlerine ekler. Kâmil Bey, bu düşmanla alış veriş işini duymakla
tepesi atar. Karısıyla kavgaya varan ağız tartışmasına tutuşur. Tartışma
sırasında Kâmil Bey, memleketin durumundan, zaferden söz ettikçe Nermin onu
alaya alır. Sonunda, kocasına « ben yoksulluk çekemem » diye tutturur. İyice
bozuşup yatarlar.
Kâmil Bey, Niyazi Efendiyle bir gün önce Kara Dayı
idarehanesinde konuşup sonra da Nedime Hanımla anlaştıkları üzere, o gün öğle
vakti gayet önemli belgeler bulunan bir kuru üzüm sandığını, Tophane Rıhtımında
bulunan Gülcemel vapuru kahvecisi Ramiz Efendi’ye verirken suçüstü yakalanır.
Sorgusu yapılır. Ramiz Efendi’yi daha önce tanımadığını ve sandıkta belgeler
olduğunu bilmediğini söyler. Ararat vapuru hikayesinin polisçe bilindiğini, tahkikat
yargıcı önündeki tutanaklar okunurken öğrenir. Sorguda, bilhassa bu işle Nedime
Hanım’ın hiç bir ilgisi olmadığında diretir. Sorguda, Nedime Hanım’ın Ararat
vapuru işiyle de « hiç bir ilgisi yoktur » der. Sorgu yargıcı, « ama Nedime
Hanım direktörle konuşmuş » deyince de « Hayır, direktörle ben konuştum »
diyerek suçu zerine alır. Uzun sorgudan sonra, Kâmil Bey bütün zekasını
kullanarak Nedime Hanım’ın bu işlerden hiç haberi olmadığına ve ortada suç
varsa bu suçu kendi yaptığına sorgu yargıcını inandırır. İfadeyi buna göre
yazdırır.
Sorgu yargıcı Ahmet’i getirir Kâmil Bey’in karşısına. Nedime
Hanım’ın her şeyden haberli olduğunda Ahmet ısrar eder. Sonunda Kâmil Bey
dayanamaz, yargıcın müdahalesine rağmen, bağırarak Ahmet’in Nedime Hanım’a aşık
olduğunu, bunu kendisine, evli olduğunu bilmesine rağmen, söylediğini ve Nedime
Hanım’ın ona olmaz dediği için iftira attığını söyler.
Ahmet durumu hemen anlar ve bir eliyle gömleğinin yakasını
çekiştirerek « ben namussuzum, namussuzun biriyim » diyerek hüngür hüngür
ağlamaya başlar. Dışarı çıkarırlar.
Aşk lafını nereden çıkardığına Kâmil Bey kendisi bile
inanamaz. Bu sözlerle Nedime Hanım’ın namusuna leke sürebileceğini bile
düşünemez. Yalnız bir tek maksadı vardır: Nedime Hanım ele vermemek… Karşısına
tanıdığı bir insan kılığında çıkan bu etten kemikten alçaklığı durdurmak…
Sorgu yargıcı Kâmil Bey’e:
– Ramiz’i
tanımadığınızı hâlâ iddia ediyor musunuz?
– Evet,
tanımıyorum, ilk görüşüm.
– Ama o
sizi tanıyormuş!
– O da
yalan söylemiş öyleyse… Bir kelime bile konuşmadım bu adımla daha önce.
Ramiz içeri alınır:
– Ulan Ramiz!
Sen Nedime denen o karıyı tanımam dememiş miydin?
– Evet, tanımam!
– İşte
Kâmil Bey söyledi. Sana böyle kağıtları hep o getirirmiş!
– Yalan
aman yüzbaşım yalan…!
Ramiz’in iğrenmiş gibi Kâmil’i süzmesi, Kâmil’in hoşuna
gider; kaşlarını hafifçe kaldırıp « yalan » anlamında bir işret yapar. Sorgu
yargıcı zorlayınca, Ramiz:
– Ben böyle
işlere girmedim Beybaba… Devlet, millet sayesinde gül gibi geçinip gidiyoruz şurada…
– Ya Nedime
her şeyi itiraf ettiyse?
– Gelsin,
yüzüme desin!… Asla kabul etmem…
– Öyleyse
sana iyilik yapmak haram. Bu gece seni bir güzel ıslatsınlar da bak nasıl
bülbül kesilirsin?
Ramiz tam külhanbeyi ağızıyla uzun uzun anlatmaya başlar.
Yargıç sustursa da o yine konuşur. İfadesini verir ve imzalar.
Uzun tartışmalardan sonra, kadının bu işle hiç bir ilgisi
olmadığı kesin olarak belirtilir. Sorgudan sonra, Kâmil Bey, gardiyan askere
bir lira uzatır. Bir ahali sigarasıyla öteberi aldırtır.
Kâmil Bey, yalnız kalınca, sorguda Ahmet’i namussuz yapıp
çıktığını düşünerek üzülür. Ama sonra onun Nedime Hanım’ı ele verişini
hatırlayarak, davranışının doğru olduğuna karar verir. Birden, Ramiz’e
yapılacak işkence aklına gelir, ama hemen sonra, Ramiz’in onu ele vermeyecek
bir tip olduğu inancı endişesini yatıştırır.
Kâmil Bey, gardiyan askerle ahbap olur. Gardiyan İbrahim,
Vahap Çavuş adında bir dayakçının Ahmet’i çok dövdüğünü ve bayılttığını
anlatır.
Kâmil Bey, bir ara bağırtı duyar. “Yine Ahmet’e işkence yapıyorlar.”
diye düşünür. Sonra Niyazi Bey’in tutuklanmaması gelir aklına. “Tutuklansa, Ahmet’le
olduğu gibi yüzleştirirlerdi, yoksa tutuklandı da işkence de öldü mü?” diye
geçirir aklından. Bir süre sonra pis yatağa, gözünü kapatıp uzanır.
Ertesi sabah, İbrahim’e, Niyazi’yi sormak gelir aklına. “Senin
gibi Çankırılı, kısa, kamburca bir adam…“ diye anlatır. Gardiyan: “Yanlışın var
beyim.” der.
– Belki sen
görmemişsindir. Yukarı götürmesinler?
Gardiyan hemen fırlar, gider. Dönüşte Niyazi diye Çankırılı
biri gelmediğini söyler. Sonra Kâmil Bey’in kulağına yanaşıp:
– Hani
Ahmet diye selam saldığın adam vardı ya, keşke selamını götüreydik. Gece
kendini asmış… Yatak örtüsünü kesip ip yapmış…
Ahmet’in ölümü Kâmil Bey’i allak bullak eder. “Peki, Niyazi
tutuklanmadığına göre, yalanım nasıl çıkıyor ortaya?” Birden olayları yeniden
gözden geçirir. “Bu yalanın muhakkak Niyazi’den çıkması gerek. Niyazi tutuklanmadığına
göre, demek ajan…!” Bu karara varınca olduğu yerde sendeler. “Ahmet’in sırtına
meğer Niyazi’nin ihanet hançeri saplanmış.“
Kendini karyolanın üzerine bırakır. Böylece ne kadar
kaldığını kestiremez. Birden kapı ardına kadar açılır. Sarı benizli, çatık
kaşlı bir subayla, üstüne hiç saygı göstermeyen, kalın dudaklı bir çavuş
dikilir karşısına. Subay gönülsüz sorar:
– Gazete
ister misiniz? Peyam Sabah getirsinler, diğerleri zaten yasak…
Kâmil Bey, eve haber verilmesini ve çamaşır istediğini söyleyince:
– Yollarız,
getirsinler. Tıraş için de berber gönderilsin, diye emir verir.
Kâmil Bey’i, tıraştan sonra, Kurmay Binbaşı Burhanettin
Bey’e çıkarırlar. Burhanettin Bey hemen söze girer:
– Sizi,
karşılıksız bir fedakârlığa itelemişler. Çıkarı olmayan bir yola…
Bu sıra telefon çalar. Her halde telefonda biri Kâmil Bey’i
soruyor olmalı ki Binbaşı “Burada. Anlaşacağız.” diye karşılık verir.
– Sizi Roma
elçiliğimize kâtip düşünüyorlar…
– Bu
teklifinizi yarına kadar düşünmem için izin verin…
– Şimdi
asıl meseleye gelelim. Olayı ört bas etmek için bize mutlaka bir suçlu gerekli…
– Bu iş
için en uygunu Ahmet Beydir.
– Ahmet Bey
öldü. Bize canlı bir suçlu gerekiyor.
– Tamam.
Niyazi, İzmirli Niyazi… Kamburca, kısa boylu…
– Olmaz
efendim. Olayı biliyoruz. Yalnız delil yok ortada. Ararat vapuru acentesi
kendisini görmediğini söyledi. Niyazi’nin o gece evde olduğuna tanıklık
yapanlar var. Gerçeği yalnız siz biliyorsunuz.
– Ben mi biliyorum?
Size hiç bir suçu olmayan Nedime Hanımı teslim edeyim mi istiyorsunuz?
– Yeniden
başlayalım. Yaptığınız lüzumsuz bir fedakârlık. Kendinizi mahvediyorsunuz.
Üstelik geçim durumunuz da berbatmış…
– Bana
korkunç bir durumu fark ettirdiniz beyefendi! Kendimin, bu kadar alçak bir
herif olduğumu bu güne kadar fark etmemiştim. Roma başkâtipliğini nasıl da kabul
ediverdim hemen… Oysa burada devlet mi kaldı ki Roma’da elçiliği olsun!…
Affedin, rahatsız ettim…
– Hemen
heyecanlanmayın canım!… Oturun… Sigara?
– Sıra
Şeytan Adası korkutmacasına mı geldi yoksa? Bunu da Yüzbaşı Bey söylediler
eksik olmasınlar… Bakın, biz ikimiz de çocuk değiliz… Memleketi işgal etmiş
düşmanla dövüşenleri asla affetmeyen acayip vatanseverlerin elinde olduğumu
biliyorum.
– Fakat o
kadını kurtaramazsınız…
– Ne
korkunç bir söz! Gebe bir kadını, suçsuz olduğu halde mahvederek Roma elçilik başkâtibi
olma teklifini nasıl yapabiliyorsunuz? Müsaadenizle…
Aradan üç gün geçtikten sonra Kâmil Bey’in odasına dalan İbrahim:
– Hadi beyim!
Çabuk… Aman ha… O karagözcü soytarı su dökmeğe çıktı!
– Ramiz
Efendi mi?
– Artık
bilemem… Çabuk, ne diyeceksen de… İbriği de al… Elini yıkar gibi davran… Biri
gelirse ben öksürürüm. Abdülvahap çavuş az kalmış ki fukaranın gözünü patlata…
Öyle bir sopa çekmiş ki…
Musluk başında sıskası çıkmış, titreyen Ramiz Efendi’yi
görür. Sağ gözü kapanmıştır:
– Geçmiş
olsun arkadaş! Size bir şey söylemek istedim de… Kendim için değil, Nedime
Hanım için… Kadındır, belki şaşırtırlar… Size yaptıkları gibi « Kâmil her şeyi
söyledi » derler. Bir haber yollamak lâzım. Ben hiç bir şey söylemedim. Hani
bir Niyazi Efendi var? Bilmem tanır mısın? Hepimizi yakan o. Nedime Hanım’a
haber salmalı. Ben bunu beceremem. Siz belki bir çare bulursunuz. Nedime Hanım
ona körü körüne inanırdı. Niyazi’den sakınsın. Ararat vapuru işinde galiba bizi
soymak istedi. Beceremeyince de intikam aldı. Ahmet’in kendini asmasını da
arkadaşlara bildirmeli. Nedime Hanım için delil bulamadılar.
Bu sırada İbrahim kapıyı aralayıp seslenir. Ramiz elinin
sabununu bile durulamadan yürür. Kâmil Bey karşısındakinin, sözlerinden bir şey
anlayıp anlamadığını bile kestiremez.
Öğle üzeri bir teğmenle yanında Abdülvahap çavuş hışım gibi,
Kâmil Bey’in odasına girerler. Yukarı götürürler. Girdiği odada Nermin’le
karşılaşır. Karısı “Bunu bize neden yaptın ?” diye tutturur. Odada enişte beyle
İngiliz yüzbaşısı vardır. Kâmil Bey Ayşe’yi sorar. Nermin büsbütün sinirlenir. “Bir
de onu mu getirecektim? Nedir bu başımıza gelen?” der. Nermin İngiliz
yüzbaşısının uyarısı üzerine geri kalan sözlerini Fransızca söyler. Eve bir
takım kılıksız adamların gelip Kâmil Bey’in tutuklandığını haber verdiklerini,
enişteyi çağırttığını, eniştenin gazetedeki o kadını bulduğunu, kadının bir
şeyden haberi olmadığını söylediğini anlatır. Kâmil Bey “Nereden haberi olacak?”
deyince Nermin “Yeter artık, ben çocuk değilim. Yoksulluğumuz yetmez gibi bir
de bu bulaşık işlere karıştın. Marifetlerini enişte bey anlattı.” der.
Binbaşı Burhanettin, “Bunca olaydan sonra
akıllanmışsınızdır.” şeklinde lafa karışır. Kâmil Bey:
– Kendi
kendimi tutuklamışım gibi konuşuyorsunuz. Bir yanlışlık var diyorum size…
– Yanlışlık
filan yok. Doğruyu söylemiyorsun. Söylesen hemen bırakacaklar. Enişte bey söz
alır. Roma elçilik başkâtipliğini de kabul etmemişsin… O kadın hakkında her
şeyi söyle. İşler onun başının altından çıkıyor. Kurtarmaya çalışman yararsız.
Zaten kocası da hüküm giymiş…
– Yani
böyle diyerek benim o kadına iftira etmem mi isteniyor? Benden, gebe ve suçsuz
bir kadına iftira etmemi beklemeyin. Sana yalan söylüyorlar Nermin! Böyle bir
kurtuluş yolu olamaz.
Bu laflara sinirlenen İngiliz yüzbaşısı:
– Bir vapur
dolusu cephaneyi siz mi bulup yüklediniz? Evinizden ayrılmadan saldırı
plânlarını nasıl ele geçirdiniz?
Karısı “Bize de acısana o kadına acıdığın kadar!”
– Siz
hamdolsun acınacak halde değilsiniz.
– Biz mi?
Enişte bey olmasaydı vapur param yoktu buraya gelmeye.
Kâmil Bey, birden yüzüne tokat yemiş gibi irkilir. Nermin de
ileri gittiğine pişman olup lafı değiştirir:
– Ayşe’de
sen gideli hiç uyumuyor. ”Baba baba” diye ağlıyor.
Kâmil Bey, Entellicens servisle burun buruna olduğunu
nihayet anlar:
– İşte beni
gördün karıcığım. Sağım. Lütfen birisiyle çamaşır yolla. Ayşe’nin gözlerini de
öp benim için. Enişte beye size gösterdiği şefkatten dolayı minnettarım.
Borcumu, ölmezsem öderim.
Bu sefer enişte bey « Gebe kadınla iki serseri » diye bütün
kinini kusar. Mustafa Kemal’e lânetler yağdırır. Kâmil Bey’e para bırakmak
istese de o almaz.
Ertesi gün, hapishane müdürü tarafından çağırılarak evden
gelen öteberiler verilir.
Bir başka gün, Kâmil Bey’i bir takım koridorlardan geçirerek
halılarla süslü bir odaya, paşanın odasına götürürler. Bu kez eskiden yapılan
teklifler paşa tarafından yinelenir. Kâmil Bey, suçsuz bir kadına iftira
edemeyeceğini tekrarlar.
Bir hafta sonra yargılama başlar. Nedime Hanım hakkında
delil bulunamamıştır. Olayda Kâmil Bey’le Ramiz Efendi’den başka suçlu
gösterilememiştir. İlk duruşmadan sonra kapalılık kararı da kalktığından Ramiz
Efendi’yi Kâmil Bey’in yanına verirler. Mahkemede Yunan saldırısının
başladığını duyarlar. Anadolu’dan her gün birbirini tutmayan haberler gelir.
Kâmil Bey, Ramiz Efendi’ye dert yanar. “Saldırı plânlarını bizimkilerin
ellerine ulaştırabilseydik, yakalanmakla işi berbat ettik.” diye dövünür.
– Aldırma gözüm!
Bizimki kim bilir kaçıncı kopyasıydı. Haber Anadolu’ya vaktinde ulaşmıştır.
Bir ara Eskişehir’in Düşüp, düşmanın Ankara önlerine
ilerlediği sözü çıkar.
– Niyazi
hergelesini yakalamadıklarına canım sıkıldı.
– Adam sen de!…
Zaten ölmüş herif…
– Hiç de
ölmemiş. Hele namussuz kamburu bir de Milis yüzbaşısı yapıp Sapanca’ya
yollamışlar. Siz Niyazi’nin ihanetinden sonra bana da görünmeyebilirdiniz.
Aklıma o yalan nereden geldi?
– Önce
şüphelenmedim desem yalan olur. Ama ilk gelişte yakalandık, bunda bir iş var
dedim. Yalanı da Nedime Hanım’ı sevdiğinizden söylediniz. Eğer siz o gereksiz
yalanı söylemeseydiniz Niyazi’nin ne mal olduğunu çok daha zor anlayacaktık.
Ziyaret başladığında, Ramiz Efendi’nin karısı Fatma Hanım
bütün havadisi toplayıp onlara yetiştirir. Böylece günü gününe olayları
öğrenirler. Fatma Hanım da polis ve jandarma karşısında nasıl davranılacağı
hususunda, kocası kadar pişkindir. Başlarına dikilen nöbetçinin sık sık « yasak
» ihtarına rağmen bütün savaş haberlerini bir kulpuna getirip anlatır.
Harp Divanı Başkanı kararda Ramiz’in, kendini körkütük cahil
biri olarak tanıtmasına kanar ve berâtine, Kâmil Bey’in de yedi yıl kürek
cezasına çarptırılmasına karar verir.
Ramiz, Kâmil Bey’le yalnız kalınca, mahkemede
maskaralıklardan ötürü kendisini bağışlamasını ister ve dışarda Nermin Hanım ve
Ayşe ile ilgileneceklerini, zaten zaferin yakın olduğunu, yakında onun da
özgürlüğüne kavuşacağını söyler. Kucaklaşıp ayrılırlar.
Esir Şehrin İnsanları Kitaptan Alıntılar
Esir Şehrin İnsanları - Kemal Tahir
Kitaptan Alıntılar
Yukarda, Sarıkamış’ta “bismillah” demeye vakit
bulamadan, doksan bin kişilik koca bir orduyu kaybeden Osmanlı İmparatorluğu,
biraz aşağıda, Kutul-Ammare’de İngilizleri bozup çevirip generaller esir almış,
biraz daha beride Tih çölünü aşıp Süveyş Kanalı’na sarılmayı başarmıştı. Üç yıl
önce dört küçük Balkan devletine utanılacak bir kolaylıkla yenilen ordusu
aylardır, Çanakkale Boğazı’nı “Yedi düvelin” en korkunç silahlarına karşı aslanlar
gibi savunuyordu.
“Peki, n’olacak bunun sonu?” derken 1917 Mart’ında,
Rusya’da, içyüzü, -hatta kime karşılığı- pek anlaşılamayan bir devrim ansızın
patladı. Gelişti, yayıldı, değişti, sonucu Anadolu’nun büyük bir parçasını
–Trabzon’a kadar- bir daha bırakmamak üzere ele geçirdiğinden şüphesi kalmayan
Çar orduları dağılıp çekildi.
Gemi süvarisi, Bolşevikler yüzünden çok dertliydi.
Bir süvari ile miçonun nasıl olup da eşit yaşayabileceklerine akıl erdiremiyor,
hele dine saldırılmasının nedenini gerçekten anlayamıyordu. “Zenginlikler
baldırı çıplaklarla paylaşılacakmış... Zengin olmak imkânı kalmazsa kim
çalışır? Nereden bulmalı böyle alıkları?”
-Düşünün, sabun yok Rusya’da bugün... Gömleğinizi
değil, yüzünüzü yıkayamazsınız! Ölür insan... Bence insanoğlu, her şeye
katlanır, kirli çamaşıra katlanamaz... Günde hiç olmazsa bir kez yıkanmamağa
katiyen dayanamaz!
Dün gece Kasımpaşa’da yangın vardı. Bir zaman baktım
pencereden, genişleyince duramadım, giyinip gittim. 400 ev, 9 dükkân, iki cami,
bir kilise, bir karakol yandı.
On yıl içinde, İstanbul’da yirmi dokuz yangın olmuş.
50.000 ev yanmış. Yangın alanları beş milyon metre kareyi aşıyormuş.
Hiçbir şeyi zorlayamıyorum. Saçma geliyor. Direnmek
için amaç ister! Amaç olmayınca, önünüzde yaşamak olmayınca, neden
debelenmeli?...
Zihnim, karmakarışık ve birbirleriyle çelişen
fikirlerin kıyametiyle aralıksız zonkluyor. Kafamda sürekli bir meydan savaşı
var.
Belki delirmek budur. Sanki duvarlar birbirine
yaklaşıyor, ciğerlerimi sıkıştırıyor. Tavanla döşeme o kadar yaklaştı ki ayakta
duramayacağımdan korkuyorum. Soluğum kesiliyor. Artık insanlardan değil,
kendimden iğreniyorum.
Dün gece düşümde bir alay sancağı önde, bando
arkada, Orta Asya’ya doğru gidiyormuşuz. Anayurda... Turan’a doğru...Dağlardan
sayısız atlılar akıyor ovaya...Hepsi de bizden, hepsi bizim atlılarımız...
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Kim kiminle çekişiyor? Niçin? Ekmek isteyenlere,
varsa, ekmek verilir. Duraklanmaz. Ekmek yoksa katlanılır, istenmez!
Sabriye hışır hışır fısıldadı:
-Bırakın canım figür yapmayı... Uyun bana...Uyun
bana diyorum!
-Yoruldunuzsa...
-Ne anlayışsız adamsınız!...Gerçekten duygusuz
musunuz bu kadar?...Sıkın belimi...Sıkın n’olur! Kütürdetin kemiklerimi...
-Saçmalıyorsunuz Sabriye... Sarhoşsunuz!
-Sarhoş olsam n’apardım! Boynuna sarılıp öperdim.
Koparırdım dudaklarını...
-Rica ederim... Kâmil Bey kurtulmaya çalışarak
korkuyla karısına baktı. Nermin enişte beyin geniş el işaretiyle anlattıklarına
dalmıştı. Yalvardı. Hadi oturalım Sabriye... Farkına varacaklar!
-Uf nerdeyse inanacağım Nermin’in anlattıklarına...
-Ne anlattı Nermin?
-Papaz gibi gezmişsiniz bütün Avrupa’yı... En güzel
kadınlar çevrenizde pervane gibi dönerlermiş siz farkında bile olmazmışsınız.
Nermin kanmış ama ben hiç inanmam! Asıl böylelerinden korkmalı...Papaz
görünenlerden...Biz papazların ne korkunç satirler olduklarını okumadık mı
Bokaçyo’dan?... Aklıma koydum enişte bey er geç sizi baştan çıkaracağım!
Dayanamazsınız bana... Canımın çektiğine doymazsam ölürüm.
-Yavaş rica ederim! Delirdiniz mi?
-Duysunlar! Kızdırırsanız söylerim Nermin’e...
“Tutuldum!” derim. Kendinizi çektikçe hırsım artar benim... Sonunda alırım
öcümü... Nazlandığınızın on katı inletirim sizi...
Araplar mezhep kurucusudurlar. Biz Türkler, tarikat
kurucuyuz. Arap mezhepleri Sufîliğe, Türk tarikatları tasavvufa dayanır.
Tasavvufa göre dünyada her şeyden önce güzellik vardı. İbadet bu güzelliğe
tutkunluktur. Bu sebeple Türk’ün bağlanacağı inanç, Allah korkusundan değil,
Allah sevgisinden gelir. Okudukça tasavvufun yalnız Türk’e mahsus bir yol
olduğunu anladım. Türk illerinde doğmuş, Anadolu’da gelişmiştir.
Hürriyet İtilafçı bir topçu yarbayı da, tıpkı böyle
söylemişti. “Yenilen haddini bilmeli, kuyruğunu apış arasına alıp yenilginin
sonucuna katlanmalı. Memleketi bu duruma İttihatçılar getirdi. İngilizler az mı
yalvardılar, 1914’te savaşa girmeyin diye... Para bile teklif ettiler...
Koca Alman’la beraberken yenildik! Şimdi, bir
başımıza, çoban sopasıyla yedi düvelin karşısına çıkmak ne demektir?
Kudurganlıktır bu... Resmen kudurganlık...Bereket versin akıllandı bizim alık
milletimiz. Subay demiyor musunuz, şeytan görmüş gibi kaçıyor! Oh olsun!
Sokaklarda çocuklar, gene bağıra çağıra oynamakta,
kadınlar komşularına gitmekte, alışveriş edilmekte, düğünler yapılıp mevlitler
okutulmaktaydı, ama tatsız...
Sözgelimi, kaz için “aptal” deriz. Oysa hayvanların
içinde ondan daha zekisi, uyanığı, hatta sevimlisi bulunmaz. Bir kere temizdir.
Kuş cinsinden olduğu halde, insana kuvvetli görünür. Yani, merhamet duyurmaz.
Bu kuvvetli görünüşte, yırtıcı kuşların, yürek ürperten korkunçluğu da yoktur.
Tıpkı, bizim gibi canım... Kalabalık yaşamayı sever. Erkekleri çok evlenme
taraflısıdır. Kadınları eski harem töresince birbirlerini pek kıskanmadan,
kadın kadıncık yaşarlar. Erkek kaz hem kabadayı, hem kıskanç olur. Çoğu zaman
onuru uğruna ölesiye dövüşür. Dövüş sırasında hanımları ona bir ağızdan
bağırarak gayret verirler. Fakat bu da biz insanlarda olduğu gibi, yenmek
şartına bağlıdır. Bizim dişiler gibi kaz hanımlar da, kavgada yenileni pek
sevmezler. Galibin arkasına takıldıkları çok olur.
Dışarıya yağmur yağıyordu. Dünya daralmış, bir
pencerelik kalmıştı. Islak ağaçlarla dolu bir pencerelik dünya...
Kâmil Bey, Tevfik Fikret’in “Sis” adlı şiirini
hatırladı. Şair, kocaman bir çocuk gibi, sevdiği şehrin taşına, toprağına
öfkelenmiş, onu, biraz da haksız yere hırpalamıştı. Oysa İstanbul da, bütün
öteki şehirler gibi, üzerinde yaşayan insanlar, iyi, haklı, güzel işler
yaptıkları zaman, böyle kasvetli günlerde bile temizlenip gençleşir... Her
yerinde korkaklık, adilik, yeniklik varsa suç onun mu?
Kâmil Bey’i edeple, sevgiyle karşıladılar. İmam
Efendi ile binbaşı emeklisi Hasan Bey’in, Cemil Usta’nın oturdukları köşeye
buyur ettiler. Bu köşe, havı dökülmüş bir halı ile örtülüydü. Köşenin gedikli
müşterilerinden birisi bile orada olsa, mahallenin delikanlıları, esnafı, tavla
pullarını, dominoları fazla şakırdatmazlar, iskambil kâğıtlarını şaklatmazlar,
yüksek sesle küfretmezler, üst üste kahkahayla gülmezler, öfkelerine sahip
olurlar, edepli mektep çocukları gibi davranırlardı.
Birisi mahpusa girdi mi, öldü beller imansız
takımı...”Mahpusun parası pul, karısı dul” diye laf çıkarılmış...
Memleket meselesi... Ahmet güldü. ‘Vatan’ diyecektim
ama bu kelimeyi öyle kepaze ettiler ki... Bazı sözleri gereksiz yerlerde
kullanmayı yasak etmeli... Bunların başına da ‘vatan’ ve ‘millet’ kelimelerini
yazmalı...
Bir İngiliz sözü okumuştum: “Bir suçsuz insan
hapiste yatacağına 99 suçlu serbest gezsin!” diyordu.
Harp etmek eskiden erkekçe bir işmiş. Şimdi insanca
bir iş... Kadınlar bizden daha iyi dövüşüyorlar. Miting yapıldığı zaman burada
olup, Sultanahmet Meydanı’nı görmeliydiniz. Siyah çarşaflı bir kadın
kalabalığı, memleketin üzerinde bir an, siyah bir bayrak gibi dalgalandı.
-Evet... Güvenin fazlası iyi değil... Şımarıklık
verir, hantallık, hatta tembellik verir... Hele biz kadınlar tetik üstünde
bulunmalıyız.
Ben bazı pek ilerde yaşarım, bazı pek geride... Şimdi
ilk defa, bu son zamanlarda, “bugün”ü yaşamak zevkini tadıyorum.
Mustafa Kemal Paşa olmasaydı biz ne yapardık
düşünsenize! Ama biz de olmasaydık, yani ona inanan millet olmasa Mustafa Kemal
Paşa ne yapardı?
Bir kere sen benim için dünyanın en güzel kadınısın.
Kadın her zaman, aklıyla, namusuyla, merhametiyle, cesaretiyle güzeldir. Boya ile
ipekle, hele etiyle cilvesiyle değil...
“Çöküntü devirlerinde iki çeşit insan meydana
çıkıyor. Namussuzlarla namuslular... Her iki tarafta da, boğuşma büyük bir
şiddetle, açıktan yürüyor. Hele, önce “vatandaş” sonra “insan” olunması gereken
dehşetli sıralarda faziletle, alçaklığın boğuşması kadar korkunç muharebe yok.
Muharebede düşman karşıdadır. Üniformalıdır. Az da olsa, çok da olsa bir zaman
sonra önemi kalmaz. Kaçarsın, kovalarsın... Anında ölenler, yaralananlar olur. Ama
hep ileriye bakmanın bir rahatlığı vardır. Oysa esir bir şehirde, dost kim,
düşman kim, bilinmez!”
Altmışaltı oynar gibi gülerek ölüme giden Laz
takacıları, mavnaya cephane yüklerken “Ne var?” diye tekneye çıkmak isteyen
gümrük muhafaza memuruna sarılıp beraber denize atlayarak beraber boğulan Hamal
Kürt Muso’yu, tevkif edilecek arkadaşlarına kaçma fırsatı vermek için elini
mahsustan dişliye kaptıran Tesviyeci Ahmet Usta’yı, doğma büyüme İstanbullu
olduğu, ömründe bir kere bile Heybeli’ye geçmediği halde, sınıftaki kürsünün
altında kendisini Şeytan Adası’na götürecek kadar tehlikeli belgeler saklayan
genç öğretmenleri, tavuk kesemeyecek derecede yufka yürekli iken işgal
kuvvetleri zabitlerini karanlıkta bıçaklamaktan çekinmeyen esnafları,
ameleleri, burada kalmak emrini alınca, gidip dövüşemeyeceklerine ağlayan,
Trablusgarp’ta, Balkan’da, seferberlikte durup dinlenmeden dövüşmüş subayları,
gizli teşkilata çalışan 10-12 yaşındaki çocuk Murat’ları, polis müdüriyeti
zindanlarında, Kuvayı Milliyecilere işkence ederken, ilk fırsatta, kulaklarına
eğilip: “Biraz daha dişini sık kardeşim... Dövmekten vazgeçeceğiz. Aman
söyleme!” diye fısıldayan polis neferlerini...
Ne zavallı olduk? Kim der ki bu millet bir zamanlar
Hint Okyanusu’na donanmalar, Viyana’ya ordular göndermiş... Zafer öyle mi? Gene
Yunan’a karşı bir zafer... Bu Yunanlılar da olmasa biz ömrümüzde artık zafer
kazanamayacağız galiba.
-Yahut da, bizim millet acıya alışmış. Biz hepimiz
bahtsızlığa o kadar alışmışız ki, sevinç anormal geliyor. Bilmez misiniz, bizde
yüksek sesle gülmek ayıpların başında sayılır. Hele çocuklar için... Sonra
hocalar bize cennetin yerine durmadan cehennemin işkencelerini belki de bu
sebeple anlatırlar...
Mustafa Kemal Paşa, az bulunur şeflerden biri
olduğunu ispat ederek, hiç duraklamamış, kötülüğü daha büyümeden tepelemeyi
kararlaştırmış. 29 Aralık’ta Etem kuvvetlerine saldırılması emri vermiş, 5
Ocak’ta, Etem, Yunanlılara sığınmak zorunda bırakılmış. Bu fırsattan
yararlanmak isteyen düşman 6 Ocak’ta saldırıya kalkmış...
Sıra, bir yaşlı kayıkçıdaydı. Aksakallı, uzun
burunlu bir adam. Burnuna bakılırsa Laz olduğu muhakkak.
Şair ne demiş: “Aç midelerden doğar nur topu
ihtilaller!”
Bu dünyada alınıp satılan malların en eskimezi:
Kadın eti! Bir de: YALAN!
İşte yüzü... Kırk paralık erkekliği varsa doğruyu
söyler. Hilafım varsa suratıma çarpsın! Cezama razıyım! Vay ölüsü tenekeli... Bunca
yaş yaşadım, böyle dubara görmedim. Polisler ayağımızı yerden kestiler!
Vaktiyle hünkâr yaverlerinden birine söz vermiş de
sonunda sözünden caymış. O gözünü sevdiğim ne yapsa beğenirsin, bir Kâğıthane
dönüşü, bir bölük askerle Nedime’nin arabasını çevirdi. Karıyı Hacıosman
Bayırı’na götürdü. Tamam, bir bölük
askeri üzerinden geçirdi. Adına ‘Alaylı’ denmesi işte o meseleden... Üzerinden
bir bölük asker geçmiş de, karı bana mısın dememiş... Hünkâr yaveri “Kalk artık
namussuz!” diye çizmesiyle boş böğrüne dokununca, yattığı yerden gözlerini
açmış da ne demiş bakalım? “Bitti mi? Hepsi bu kadar mı? Oysa ben yeni yeni
hevesleniyordum!” demesin mi? Meğer öç alayım derken karının duasını almış
hünkâr yaveri! İşte ‘Alaylı Nedime’ böyle bir karı...
Koltuk altlarına kızgın yumurta koyarlarmış... Saçlarından
asarlarmış. Tırnaklarını sökerler, ellerini cımbızla çekerler, hayalarını
burarlarmış...
Ramazan’da vaaz dinlemeye gitmiştim. Beyazıt
Camii’nde bir Laz hoca vardı. Hoca değil, “derya-yı umumi!” Yani, senin
anlayacağın uçsuz bucaksız deniz! Kitapları yutmuş, sindirmiş. Gökten, yerden
haber onda... Ağzından cevahir saçmakta düpedüz...O söyledi: “Kadınlarda suç yok,
dedi, yarın mahşerde onların babaları, anaları, ağabeyleri, kocaları
yanacaklar!” Eskiden bir edep varmış. Erkeğin bulunduğu yerde karı kısmı sesini
duyurmazmış! Zira sesi de namahremdir. Birinci namahrem sestir. Yüz, surat
sonra gelir. Şimdi tramvaylarda, vapurda, avrat sesinden, erkekler fırsat bulup
iki laf edemez oldu, ağız tadıyla...
Kâmil Bey eskiden beri başkasının sefaletine bakarak
haline şükredenlerden iğrenirdi.
Ankara’ya bu kadar büyük hizmetler yaptıktan sonra
Etem Bey neden isyan etti? Daha doğrusu, Mustafa Kemal’i neden bıraktı?
Hepsinden beteri, Kâmil Bey’in üzerindeki
çekingenlik, hatta korku... Bunu saklamaya bile lüzum görmüyor. Her zaman, her
durumda kendisinden daima emin Kâmil Bey, sanki bir büyük anıt gibi yıkılmış
da, yerini, bu şaşkın, ürkek, zavallı adamcağız almış...
Kadınlar aldatmakla kendilerini kirletiyorlar,
erkekler de bu kirletmek işine hırsla koşuyorlardı. Mesele asla çeşni meselesi
değildi. Vakit geçirmek, eğlenmek falan da olamazdı. Daha acıklısı, bu işte de
aşka benzeyen bir kepazelik kullanılıyordu. “Seni seviyorum” sözünün bu kadar
çirkefe düşmesi de belki bundandı. Dünya yüzündeki her türlü orospulukta, her
çeşit orospuda, bunlar ister kadın, ister erkek olsun, ister cinsel
ilintilerde, ister haysiyet konularında orospuluk etsinler, bol bol aptallık
bulunuyordu.
Kadın erkek ilintilerinde, hiçbir zaman tek yönlü,
sert yargılardan yana olmamış, bütün aldatmalarda, aldatanların bile bazen
bilemedikleri bir özrü bulunduğuna inanmıştı.
‘Baba olmak biraz da Allah olmaya benziyor’
Allah’ın insan icadı olduğunu anlamak için...
Kıskançlığın ne kadar hayvanca, fakat aynı zamanda
ne kadar insancıl bir duygu olduğunu ilk defa anlıyor...
Dipdiri bir adamı, sınırsız ihtirasları, hayal etmek
gücü, öfkesi, aşkı, evlat sevgisi, çalışma yetenekleriyle bir yere
kapatıyorlar. Orada, bazen tek başına, bazen kendisi gibi kıstırılmış, umutsuz,
öfkeli arkadaşlarıyla beraber yüzüstü bırakıyorlar.
İnsan kardeşliği... Şefkat...Af...Hep
masal...Kapatanlarla kapatılanlar arasındaki düşmanlık yırtıcı hayvanları bile
ürkütür. Ormanın yırtıcılarında yırtıcılık, açlığı giderene kadarmış. İnsanlar
arasındaki yırtıcılık, -ekmeğe, kadına, hatta yaşamaya dahi- tıka basa doymuş
olsalar yine sürüyor.
Kulak verdi. Süleymaniye Camii’nin minarelerinden:
“Hayya-lel felâh! Hayyalel felâh!” diye bağırıyorlar. Yani “Hadi felâha!”
“Felâh”ın Türkçesi “kurtuluş”. Esir bir şehirde insanları secde ederek
kurtuluşa çağırmak pek uygun mu düşüyor, ne?
Gözleri kapanırken: “Uykunun da bir çeşit kurtuluş
sayıldığı zamanlara lanet olsun!” dedi.
Dünyanın en aç, en doymaz şeyi: Boş kâğıt.
Birden dönüp kâğıtlarla beraber yastığa kapandı,
hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ömründe kendini bildi bileli ilk defa böyle
katılarak, kendisine acıyarak, aynı zamanda yüreğini temizlediğini sezerek
ağlıyordu. Bir daha da ölünceye kadar, aynı zamanda sefil ve asil olan bu
ihtiyacı, böyle insafsız bir şekilde asla...
Sabah ışığında doğumun umudu, öğle vaktinde, bir
çeşit yaşama açlığı, akşam zamanında ölüm, alacakaranlık, sonra yokluk...
Cesur adam, o korkak adamcağızdır ki cesaret isteyen
yerde, hele diğer insanların önünde korkuya yenilmez. Her şeyi sarsan korkuya rağmen
dizlerini bükmemeyi, sesini kaybetmemeyi, ayakta kalmayı becerir. En garibi, bu
kuvveti de ona karşısındakiler, yani kendisini korkutanlar verir.
‘Düşmek etrafı görememektendir’ demiş bir büyük
şair.
Erkekler kahveyi açtırmışlar... Sabaha kadar havadis
yağdı. Düşman Bursa’ya doğru kaçıyormuş, şu kadar bin ölü, şu kadar bin
yaralı... Tam tamına söylediler ama, ben rakamları aklımda tutamam...Mübarek
İstanbul! Nasıl da kulağı delik memlekettir. Gazete gibi canım...
Ne demişler: “Akıllı geçit arayıncaya kadar deli
ırmağı geçermiş.”
“Ne aman isteyeceksin, ne aman vereceksin!” der.
Mücadelenin ana kanunu budur.
Gerçek odur ki, okulların yüksek sınıflarından, köy
odalarından kalıplarına kıyafetlerine bakarak çocuklar getirdiler. Bunlar,
evet, sırasında, korkudan altlarına işemişlerdir, ama içlerinde korkunç bir
cesaretle ölümü alaya alanlar, onunla bir köpek yavrusu imiş gibi şakalaşanlar
vardı.
-Nereye, Efendi?
-Kahveye.
-Biraz dinler misin beni sen bakayım?
-Ne var?
-Ben bugün Sultanahmet’e gittim.
-İyi.
-Oraya binlerce kadın toplandı. Nutuk söylediler.
-Ne nutku?
-Nutuk... Biz hepimiz ağlaştık! Akıllı kadınlar,
kara bayraklar yapmışlar. Erkeklere “Eğer vatanı kurtarmayacaksanız,
örtülerimizi siz örtünün!” diye bağırdılar. Biz ağlaştık. Sade biz değil,
aramıza bir de Fransız bahriyelisi karışmıştı. Halimizi görünce gâvur askeri de
ağladı. “Dilimizi anlamayan gâvur askeri imana gelirse...” dedim can başıma
sıçradı.
İşte, benim harp ederken sırtımı dayandığım aşılmaz
dağ, demin gördüğünüz o küçücük kadındır. Kadir’in annesi...
Esir Şehrin İnsanları Özet
Esir Şehrin İnsanları - Kemal Tahir
Roman, İspanya'da yaşayan Kâmil Bey ve ailesinin
ülkesine dönmesiyle başlar. Yıl, 1916'dır. Osmanlı Devleti, her geçen gün güç
ve toprak kaybetmektedir. Kâmil Bey de Batıda bulunduğu dönemde ekonomik
sıkıntılar yaşadığı için. İstanbul'a, bazı emlaklarını satmak için
gelmektedir. Kâmil Bey, eşi Nermin Hanım ve kızı Ayşe, Ban kültürünü çok iyi
bilmelerine rağmen kendi kültürlerine fazlaca önem vermezler.
İstanbul'a gelen Kâmil Bey, Bağlarbaşı'nda babasından kalma köşkü onartarak oraya yerleşir. Bir yandan da yine babasından kalma mülklerle ilgili işleri takip eder. Bu esnada Galatasaray Lisesi'nden arkadaşı Ahmet'le karşılaşır. Arkadaşı, Kâmil Beyden kendilerine yardım etmesini rica eder. Kâmil Bey, Nedime Hanım'ın çıkardığı Karadayı gazetesinde çalışmaya başlar. Anadolu'daki Millî Mücadeleye destek veren Nedime Hanım ve arkadaşları Karadayı gazetesi vasıta sıyla Anadolu'yla haberleşmektedirler. Bu işleri yaparken Kâmil Bey, yavaş yavaş, ülkesiyle ilgili meselelerle ilgilenmeye başlar.
Düşman güçlerinin Anadolu'daki askerlere saldırı planlarını ele geçiren Nedime Hanım ve arkadaşları bunu Anadolu'ya ulaştırmaya çalışırlar. Bu işi, Kâmil Bey üstüne alır. Ancak Kâmil Bey, bu planları bir sandık içinde gemiye verirken yakalanır. Çünkü Nedime Hanım'a yardım ediyor gözüken Niyazi, İstanbul hükümetinin ve işgal kuvvetlerinin ajanlığını yapmaktadır. Kâmil Bey'i de o haber vermiştir.
Kâmil Bey, tutuklandıktan sonra birçok kere sorguya çekilir. Paşa oğlu olduğu için kendisine ceza vermeyeceklerini ancak Nedime Hanım'ın yaptıklarını anlatmasını isterler. Kâmil Bey de Millî Mücadeleye destek veren bir kadını ele vermenin büyük bir alçaklık olacağını düşünür ve Nedime Hanım'ı ele verecek hiçbir şey anlatmaz. Bu esnada Nermin ve ailenin diğer üyeleri Kâmil Bey'in tutuklandığını duyunca büyük bir şaşkınlık yaşarlar. Ancak Kâmil Bey, sorumsuz bir aydın olmaktan, sorumlu bir aydın olmaya doğru değişim yaşadığı için kendisine yöneltilen eleştirileri fazlaca önemsemez. İstanbul Hükümeti tarafından kendisine Roma elçiliğinde bir iş teklif edilmesine rağmen, Nedime Hanım'ı ele vermemek için kabul etmez.
Ararat vapurunda kaçırılan cephane işi içinde onun sorumlu olduğunu bildiklerini söyledi. Kamil Bey gemide cephane olduğunu bilmediğini, ilaç ve hastane malzemesi yüklü olduğunu sandıklarını bunun için Fransız direktöre kendisinin aracı olduğunu, Nedime Hanım'ın suçu olmadığını söyledi. Yüzbaşı Nedime’nin özellikle rahatsızlanarak adaya gittiğini evrakları teslim etmesi için Kamil’i kullandığını söyledi. Bunları ispatlamak için bir şahitleri olduğunu da belirtti. Her şeye rağmen Kamil, inkâra devam etti. Şahitle yüzleştirilmesini istedi. Askerler şahidi getirdiler. Kamil içeri gelen bu perişan insanı tanıyamadı. Bu Ahmet’ti. Ahmet inanılmaz işkencelere maruz kalmıştı. Yüzbaşının söylediği her şeyi kabul etti.
Bütün suçun Nedime Hanım’ın olduğunu söyledi. Kamil çılgına döndü, o anda aklına gelen ilk yalanı söyleyerek, Ahmet Nedime’ye aşıktı, kendisi tutuklanınca Nedime’nin dışarda olmasına dayanamadı ve kıskançlıktan bunları uyduruyor diyerek saldırdı. Ahmet her şeyi olduğu gibi bunu da kabul etti ve o akşam hapiste intihar etti. Kamil Nedime’nin adaya gitmedi hikayesini sadece Niyazi’ye söylediği bir yalan olduğunu bildiğinden gerçek ihbarcının o olduğundan emindi; ama yine de Ahmet’i de affedemedi. Eşinin eve gelmemesinden meraklanan Nermin, hala ve eniştesinin yardımıyla Kamil’i buldu ve görüştüler. Nermin Hanım, Kamil’i hiç anlayamıyordu. Kendisinin ve kızının perişan olduğunu, eniştesinin yardımcı olduğunu ve artık işbirliği yapması gerektiğini söyledi. Karısının Padişah yanlısı tutumu, kızının özlemi, Kamil’in direncini kırıyordu. Fakat kutuyu teslim ederken yakalandığı Ramiz Efendi ile yaptıkları arkadaşlıkta, onun cesaretinden, karısı Fatma’nın vatanseverliğinden, tüm cahilliğine rağmen kocasını Anadolu’ya yardım etmek için yüreklendirmesinden öylesine etkilendi ki kendinden utandı ve kararından dönmedi. Son bir teklifle kendisine Roma Elçiliği’nde baş katip olması ve Nedime Hanım hakkında bilgi verdikten sonra hiç bir yüzleştirmeye ve mahkemeye çıkarılmadan yurt dışına gönderilmesi teklif edilmesine rağmen kadını korumaya devam etti. Ramiz’e de Kamil aleyhinde ifade vermesi için baskılar yapıldı ama o hiç oralı olmadı. Bu arada İnönü Zaferi’nin haberi bir bayram sevinci gibi İstanbul’a ulaştı. Mahkemede Ramiz beraat etti, Kamil Bey, yedi yıl kürek cezasına mahkum oldu. Ramiz Efendi, Kamil Bey’in elini öptü ve “Yanlızca sizin elinizi öpmedim, bütün kahramanların ellerini öptüm. İnönü’de ölenlerin, sakat kalanların, mahpus yatanların. İşin sonuna geldik, buradaki misafirliğiniz çok çok birkaç ay sürer, ben Anadolu’ya geçsem de Fatma Hanım mutlaka size gelir, ömrümün sonuna kadar minnetle hatırlayacağım.” dedi. Ramiz Efendi çıktı. Kapı kitlendi.
İstanbul'a gelen Kâmil Bey, Bağlarbaşı'nda babasından kalma köşkü onartarak oraya yerleşir. Bir yandan da yine babasından kalma mülklerle ilgili işleri takip eder. Bu esnada Galatasaray Lisesi'nden arkadaşı Ahmet'le karşılaşır. Arkadaşı, Kâmil Beyden kendilerine yardım etmesini rica eder. Kâmil Bey, Nedime Hanım'ın çıkardığı Karadayı gazetesinde çalışmaya başlar. Anadolu'daki Millî Mücadeleye destek veren Nedime Hanım ve arkadaşları Karadayı gazetesi vasıta sıyla Anadolu'yla haberleşmektedirler. Bu işleri yaparken Kâmil Bey, yavaş yavaş, ülkesiyle ilgili meselelerle ilgilenmeye başlar.
Düşman güçlerinin Anadolu'daki askerlere saldırı planlarını ele geçiren Nedime Hanım ve arkadaşları bunu Anadolu'ya ulaştırmaya çalışırlar. Bu işi, Kâmil Bey üstüne alır. Ancak Kâmil Bey, bu planları bir sandık içinde gemiye verirken yakalanır. Çünkü Nedime Hanım'a yardım ediyor gözüken Niyazi, İstanbul hükümetinin ve işgal kuvvetlerinin ajanlığını yapmaktadır. Kâmil Bey'i de o haber vermiştir.
Kâmil Bey, tutuklandıktan sonra birçok kere sorguya çekilir. Paşa oğlu olduğu için kendisine ceza vermeyeceklerini ancak Nedime Hanım'ın yaptıklarını anlatmasını isterler. Kâmil Bey de Millî Mücadeleye destek veren bir kadını ele vermenin büyük bir alçaklık olacağını düşünür ve Nedime Hanım'ı ele verecek hiçbir şey anlatmaz. Bu esnada Nermin ve ailenin diğer üyeleri Kâmil Bey'in tutuklandığını duyunca büyük bir şaşkınlık yaşarlar. Ancak Kâmil Bey, sorumsuz bir aydın olmaktan, sorumlu bir aydın olmaya doğru değişim yaşadığı için kendisine yöneltilen eleştirileri fazlaca önemsemez. İstanbul Hükümeti tarafından kendisine Roma elçiliğinde bir iş teklif edilmesine rağmen, Nedime Hanım'ı ele vermemek için kabul etmez.
Ararat vapurunda kaçırılan cephane işi içinde onun sorumlu olduğunu bildiklerini söyledi. Kamil Bey gemide cephane olduğunu bilmediğini, ilaç ve hastane malzemesi yüklü olduğunu sandıklarını bunun için Fransız direktöre kendisinin aracı olduğunu, Nedime Hanım'ın suçu olmadığını söyledi. Yüzbaşı Nedime’nin özellikle rahatsızlanarak adaya gittiğini evrakları teslim etmesi için Kamil’i kullandığını söyledi. Bunları ispatlamak için bir şahitleri olduğunu da belirtti. Her şeye rağmen Kamil, inkâra devam etti. Şahitle yüzleştirilmesini istedi. Askerler şahidi getirdiler. Kamil içeri gelen bu perişan insanı tanıyamadı. Bu Ahmet’ti. Ahmet inanılmaz işkencelere maruz kalmıştı. Yüzbaşının söylediği her şeyi kabul etti.
Bütün suçun Nedime Hanım’ın olduğunu söyledi. Kamil çılgına döndü, o anda aklına gelen ilk yalanı söyleyerek, Ahmet Nedime’ye aşıktı, kendisi tutuklanınca Nedime’nin dışarda olmasına dayanamadı ve kıskançlıktan bunları uyduruyor diyerek saldırdı. Ahmet her şeyi olduğu gibi bunu da kabul etti ve o akşam hapiste intihar etti. Kamil Nedime’nin adaya gitmedi hikayesini sadece Niyazi’ye söylediği bir yalan olduğunu bildiğinden gerçek ihbarcının o olduğundan emindi; ama yine de Ahmet’i de affedemedi. Eşinin eve gelmemesinden meraklanan Nermin, hala ve eniştesinin yardımıyla Kamil’i buldu ve görüştüler. Nermin Hanım, Kamil’i hiç anlayamıyordu. Kendisinin ve kızının perişan olduğunu, eniştesinin yardımcı olduğunu ve artık işbirliği yapması gerektiğini söyledi. Karısının Padişah yanlısı tutumu, kızının özlemi, Kamil’in direncini kırıyordu. Fakat kutuyu teslim ederken yakalandığı Ramiz Efendi ile yaptıkları arkadaşlıkta, onun cesaretinden, karısı Fatma’nın vatanseverliğinden, tüm cahilliğine rağmen kocasını Anadolu’ya yardım etmek için yüreklendirmesinden öylesine etkilendi ki kendinden utandı ve kararından dönmedi. Son bir teklifle kendisine Roma Elçiliği’nde baş katip olması ve Nedime Hanım hakkında bilgi verdikten sonra hiç bir yüzleştirmeye ve mahkemeye çıkarılmadan yurt dışına gönderilmesi teklif edilmesine rağmen kadını korumaya devam etti. Ramiz’e de Kamil aleyhinde ifade vermesi için baskılar yapıldı ama o hiç oralı olmadı. Bu arada İnönü Zaferi’nin haberi bir bayram sevinci gibi İstanbul’a ulaştı. Mahkemede Ramiz beraat etti, Kamil Bey, yedi yıl kürek cezasına mahkum oldu. Ramiz Efendi, Kamil Bey’in elini öptü ve “Yanlızca sizin elinizi öpmedim, bütün kahramanların ellerini öptüm. İnönü’de ölenlerin, sakat kalanların, mahpus yatanların. İşin sonuna geldik, buradaki misafirliğiniz çok çok birkaç ay sürer, ben Anadolu’ya geçsem de Fatma Hanım mutlaka size gelir, ömrümün sonuna kadar minnetle hatırlayacağım.” dedi. Ramiz Efendi çıktı. Kapı kitlendi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)